14 Aralık 2010

ZİYNET SALİ



Her şey soğuk bir kış günü, tam da bir Yılbaşı öncesi elimde valizim Atina yollarına düştüğüm zaman mı başladı?

Yoksa Ziynet Sali isimli bir sanatçıdan ve O’nun Yunanca repertuvarını haberim olmasıyla mı ben Yunanistan yollarına düştüm?

Bu iki soruyu birbirinden ayıramam. Çünkü bana Yunanca müziğini sevdiren Ziynet, bu müzikten aldığım iştahla Yunanca öğrenmemi sağlayan da Atina’dır.

2006 yılında gittiğim Atina’dan 2007 yılında bambaşka bir adam olarak döndüm. Artık bu dili öğrenmek istiyordum hatta kararlıydım. Döner dönmez kurslara başladım ve 3 yıl sonunda bayağı bayağı konuşur oldum.

Bu süre zarfında Yunanca öğrenme isteğimde büyük etkisi olan hatta baş sebebi olan Ziynet Sali kariyerin yönünü değiştirdi. Çok da iyi etti. “Herkes Evine” isimli albümüyle birlikte daha önce çıkarmış olduğu “Ba-ba”, “Aman Kuzum”, “Chiculata” ve “Mor Yıllar” albümleriyle zeminini oluşturduğu Yunanca sahne repertuarının üzerine her biri birer hit olacak Pop Müzik repertuarını eklemiş oldu.

“Herkes Evine” ile başlayan bu süreç, Sezen Aksu imzalı “Bizde Böyle” , Sinan Akçil imzalı “Rüya” ve “Bize Yeter” ile devam etti.

Ziynet Sali bir yandan kendi albümlerini hazırlarken bir yandan “Konuk Sanatçı” olarak karma albümlerin de aranılan ismi oldu.

Ziynet Sali’ nin daha önce bir kaç kere kendi sahnesini izlememe hatta içinde bulunduğu organizasyonlarda seyirci olarak bulunmama rağmen kendisiyle tanışmak İstanbul’da nasip olamadı. Tanışmamız çok büyük bir tesadüfle, tesadüfün de üstüne gitmeyle ilk tanışmamız Dubrovnik’te gerçekleşti. Kendisi ve ekibiyle aynı otelde kalıyor olmamız büyük bir şanstı. Akşam O’nun sahnesini Dubrovnik’te izliyor olmak da daha büyük bir şans...

Geldikleri gün acaba kendisini görebilir miyim derken beklediğim SMS menajeri Gökay Bey’den geldi : “Lobideyiz , gelsene.” Tam da o anda alışverişten gelmiş odama giriyordum ve o andan sonra film koptu. O poşetleri odaya atışımla kendimi lobide buluşum ışık hızından halliceydi. Ve beni bir lisan sahibi yapan kadın karşımdaydı... Yol yorgunuydu, rahatsızdı ama her şeye rağmen harika görünüyordu. Twitterdan paylaştığımız duyguların, kurduğumuz güzel cümlelerin de etkisiyle sanki 40 yıllık dosttuk. Çayımızı içtik, sohbetimizi ettik, yeni single’dan bahsettik. Ekibiyle tanıştım, hepsi çok cici insanlar... Bir kez daha başarının arkasındaki ekip faktörünün ne kadar önemli olduğunu anladım.

Ertesi gün Ziynet Sali müthiş sahne performansıyla hepimizi büyüledi. Dubrovnik hop oturdu hop kalktı, öylesi bir geceydi...

Adriyatik’in incisi Dubrovnik benim için başı başına harika bir seyahat iken seyahatimin Ziynet Sali ile taçlanması unutulmaz bir hatıra oldu.



NOT: 14 Aralık 2010 tarihi itibariyle Ziynet Sali’nin yeni Single’ı “Bize Yeter” müzikmarketlerde yerini aldı. Sinan Akçil imzalı şarkının albümde Orjinal, Akustik, Ozan Doğulu Club Remix ve Ozan Doğulu Club Remiz Radio Edit olarak 4 versiyonu bulunuyor. Şarkı bu kış ayında içimizi ısıtacak tatta , kaliteli bir pop şarkısı. Akustik versiyon tam mum ışığında dinlemelik, deneyiniz derim.

Yine bu dönemde Ziynet Sali Behzat Gerçeker-Enbe Orkestrası’nın “Kalbim” adlı albümünde “Dolaşayım Damarlarında” isimli şarkısıyla da yer almakta. Bu parçaya da ayrıca dikkat edilmeli.

TEŞEKKÜR : Göz önünde olan her sanatçının arkasında ciddi bir ekip var, bunu Dubrovnik’te bir kez daha gördüm. Özellikle iyi bir menajer ile çalışmak bir sanatçı için büyük şans. Ziynet Sali ve menajeri Gökay Özkan‘ın uyumlu işbirliğini duymuştum ama artık gözümle görmüş oldum. Gökay Bey’in Ziynet Sali‘nin bugünkü başarısında büyük bir emeğinin olduğunu düşünüyorum ve Gökay Bey’e genel olarak Ziynet Sali ile birlikte bu değerli çalışmaları bize kazandırdığı için, özel olarak da öncelikle güzel dostluğu ve tabi ki Ziynet Sali ile tanışmamıza vesile olduğu için çok teşekkür ediyorum. Hep birlikte nice güzel, başarılı yıllara...

2 Aralık 2010

ARALIK



Kapı aralık, cam aralık…

Bu nasıl Aralık?

Hakikaten kış mevsimine çok şaşırtıcı bir şekilde başlangıç yaptık. Aralık’ın ilk haftasındayız ama erikler ne zaman çiçek açacak diye beklemekteyim. Resmen bahar yaşıyoruz!

Bu durumdan şikayetçi miyim? Zinhar! Hava güzel, hava mis… Uzun uzun yürüyüşler yapıyorum. İçimi bir mutluluk kaplıyor, her an aşık olabilirim o kadar yani.

Sırtımda hayatın var olan yükü üzerine koca koca hırkalar, paltolar taşımıyorum, gelen 40 TL ‘lik doğalgaz faturama popomla gülüp geçiyorum, cam açık oturuyorum dahası var mı?

Küresel ısınmayı düşünemiyorum haliyle sağladığı bu kadar güzellikten sonra, “Carpe Diem” diyerek günü kurtarıyorum.

Kardan adam yapıp burnuna havuç takacağıma Antalya’ya kumdan kaleler yapmaya gidiyorum. Denize giremesem bile Akdeniz’in o ılıman iklimiyle ciğerlerime bayram havası estirmeyi düşünüyorum. Akdeniz demişken, hazır iklim değişip Akdeniz olmuşken suratımda şapşal bir ifadeyse gülümsüyorum…

Ben 80’lerin çocuğuyum. Mevsimlerin adıyla sanıyla yaşandığı günler geçirdim. Kışın lapa lapa kar yağar ilkbaharda çiçekler açardı. İlkbahar uzun sürerdi öyle 15 gün değil! Yazın aniden yaşanan kuraklıklar yoktu… Bir bağlantısı var mıdır bilemem ama o zamanlar toplumumuzdaki iyi insan oranı da yüksekti.

İnsanlar kötüleştikçe sanki mevsimler de değişti…

“Sen mevsimler gibisin değişirsin sevgilim” diyen şair tabi ki Mayıs’a özenen Aralık’ı kastetmiyordu ama toplumun karakteri değişirken ayların da karakteri değişti.

Yukarda saydığım olumlu cümlelere bakmayın, biraz abartarak dalga geçtim. Ben insanın da ayların da mevsimlerin de dengelisini severim…

Her şey layığıyla güzel… Kısa günün karını düşünmek yerine uzun vadede bu değişimin etkilerini düşünmek gerek ama yapabilecek ne var inanın bilmiyorum.

Sonuç olarak ben karizması yerle bir olmayan bir “ Aralık “ istiyorum, Mayıs taklidi yapmayan bir “Aralık” istiyorum. Maskesi olmayan, kişilikli, üşüyeceğim bir “Aralık” istiyorum.

Aynen bir insanda aradığım özellikleri içeren bir “Aralık” istiyorum!

Çok mu şey istiyorum?

12 Kasım 2010

TATİL



BLOG YAZARIMIZ SENELİK İZNİNİN BİR BÖLÜMÜNÜ KULLANDIĞI İÇİN YAZILARINA BİR SÜRE ARA VERMİŞTİR !


Hep bunu yazmak istemiştim bugüne kısmetmiş hahahahahahaha :)

İşin dalgası bir yana hakikaten bir süre yokum, kendime bir tatil planı yaptım ve 13 Kasım 2010 tarihinden itibaren uygulamaya koyuyorum

13 Kasım Cumartesi sabahı Atatürk Havaalanındna direkt uçuşla akrabalarımın yanına Kosova'ya gidiyorum...

13-14-15 Kasım Priştina - Prizren de geçirdikten sonra ülke değiştirip Makedonya'ya geçiyorum.

16 Kasım Üsküp'ü gördükten sonra 17 Kasım'da tatilimin 3. ülkesi Arnavutluk'un başkenti Tiran'a gidiyorum.

Ey Tanrım bana 3 tane 3 de yetmez 4 tane diyerek 4. ve son ülke olan Hırvatistan'a geçiyorum.

18-19 Kasım'da Adriyatik'in gelini olan Dubrovnik'te geçiriyorum. 19 Kasım'ın şöyle bir özelliği ve güzelliği var. Banan Yunancayı öğreten , çok ama çok hayranlık duyduğum sanatçı Ziynet Sali'nin Dubrovnik'te sahne alacağı geceye katılıyorum. Ziynet Sali , ekibi ve o gece orda olacak tüm seyircilerle birlikte çok eğleneceğimizi düşünüyorum.

20 Kasım sabahı Zagreb 'e geçip 1 gün 1 gece Zagreb'te kaldıktan sonra 21 Kasım'da İstanbul'a dönüyor oluyorum.

Ben şimdiden yoruldum ! :)

Hepinizin Bayramını en içten dileklerimle kutluyorum...

Sevgilerimle...

3 Kasım 2010

Evlilik !





Bu Cumartesi düğünümüz var...

En yakın arkadaşım evleniyor ! 6 Kasım akşamı üniversiteden beri yani 10 yıllık arkadaşımı, dostumu, kankamı evlilik sandalına bindirip peşinden bir de el sallayıp düğünden döneceğim.

Kendisiyle eskisi gibi görüşemeyeceğimiz bir gerçek... Evli çiftler evli çiftlerle görüşür hele de çocuk oldu mu çocuklu aileler çocuklu ailelerle görüşür, gayet normal! Anormal olan evli adamların bekar arkadaşlarıyla görüşünce bu durumu “tü kaka” olması. Sanırım kadınlarımız, bekar arkadaşlar evli erkekleri her an yoldan çıkarıp çapkınlığa müsait kıvama getirir diye korkuyor... Ne büyük güvensizlik!

Evlilik evlenen için güzel olabilir ama kalan bekarlar için sinir bozucu...

Ben kendimi hala 20’li yaşlarımın başında deli dolu o çılgın çocuk sanayım ama yaşın ilerlediğini işte çevre bu şekilde hatırlatıyor. Düğünde yine klasik muhabbetler, darısı başınalar, ee sen ne zaman evleniyorsunlar olacak. Düğün allhtan bir aile düğünü değil ve kendi aile mensuplarım, yıllardır görmediğim yakın uzak akrabalar olmayacak ama yine de mutlaka ortak çevremizden insanlar darıyı başıma kakacaklar.

Ne karışırlar acaba? Evlenmek nasıl bir özgürlükse bekar kalmak da öylesi bir özgürlük değil midir? Çevremiz neden bizi zorlar ? Vakti gelirse olur olmazsa da olmaz anlayışı ülkemizde neden yaygın değildir?

Beni bileniniz bilir huyum kurusun biraz gezmeye tozmaya düşkünüm. Şu dünyada sorumlu olduğum tek canlı da kendim olduğum için (bir kedim bile yok) “paşa” gönlüm nasıl isterse öyle davranıyorum. İşten çıkıp sporuma sporda çıkıp dışarıya bir şeyler içmeye gidebiliyorum. Eve 00,00 da gittiğimde “nerde kaldın” diyen yok! Geç kalınca “ Ne zaman geleceksin” diyen yok! Oturma odamı istediğim gibi dağıtım mutfağımı istediğim gibi pis bırakabiliyorum (pis bir insan değilim tabi ki ama özgürüm hehe)

Birbirlerini çok seven, aileleriyle yaşadıkları için çok sık bir araya gelemeyen ve birlikte olmak için tek yol olarak evliliği seçen insanlara tabi ki sözüm yok, bu şartlar gereğiyle evlenmeleri gayet normal. Ama benim öyle bir durumum yok! Yalnız yaşıyorum ve evimde istediğim zaman istediğim kişiyi ağırlayabiliyorum.

Şimdi sorarım size hayat kime güzel?

Yaşlanınca yalnız kalmamak ve sırf bu yüzden “bir bakanım” olsun diye çocuk yapanları ayrıca kınıyor ve onları çok bencil buluyorum. Uzun vadede hepimiz ölmüş olacağı kabul, annemiz,babamız, yakınlarımız elbet günü gelince bu hayattan ayrılıp bizi yalnız bırakacakalr bu da bir gerçek ama yalnız kalmamak adına evlenmek çok saçma.

Evliliği benim için tek cazip kılan şey çocuk... Çocuk çok istiyorum, tabi ki eğer ona sağlıklı ve kaliteli yaşama şartları sağlayabildiğimde, boşanma ihtimalinin minimum olduğu bir annesi olacağına inandığımda o çocuğa sahip olmak en mantıklısı değil mi?

Evlilik üzerine daha çok şey söylenebilir ama şu anda gündemimiz şudur ki grubumuzdan geriye kalan bekar arkadaşlar olarak acımız büyük ! Arkadaşımızı everiyor ve kendisini kaybediyoruz. Rakı kadehlerini birbirine vura vura söyleyeceğimiz iç parçalayıcı şarkımız bile belli şimdiden:

Ah be kanka,


“Seni biz, ellerin olsun diye mi sevdik?”

20 Ekim 2010

İstiklal Caddesi






İstanbul’da öyle bir yer var ki 2 gün gitmesem özlüyorum. Oraya gidişlerimi mevsimsel değişiklikler hiç etkilemiyor. 4 mevsim 12 ay sürekli gidiyorum çünkü gitmediğim zaman eksikliğini hissediyorum.

Bahsettiğim yer İstiklal Caddesi...

Kalabalıklaştıkça güzelleşen, güzelleştikçe azizleşen bir ortama sahip bir cadde. Yazın da kalabalık kışın da, haftaiçi de haftasonu da. Son zamanlarda uğruna şarkılar dahi yapılan uzunca bir İstanbul simgesi.

İşin en tuhafı yıllar geçtikçe cadde üzerinde bir çok şey değişmesine rağmen caddenin ruhu asla değişmiyor.

Şimdi bu yazı konusu nerden mi aklıma geldi? Son zamanlarda dilime takılan 2 şarkı var. İkisinde de “İstiklal Caddesi” geçmekte.

İlki Şebnem Ferah’ın 2009 yılı sonunda çıkarttığı “Benim Adım Orman” adlı albümünün “İstiklal Caddesi Kadar” ‘ı, diğeri ise Özgün’ün “Yeni” isimli single’ının “İstiklal”i...

Alt yapı olarak çok ama çok farklı iki şarkı, yorum olarak yine bir o kadar farklı ama şarkılara adını veren cadde aynı!

Özgün, İstiklal Caddesi’nin eğlenceli tarafını vurgularken, Şebnem Ferah şarkıda yaşanan aşkla ve bağımlılıkla İstiklal Caddesini özdeşleştiriyor.

Özgün; şarkıda İstiklal Caddesini, “aşk, bar, gece, coşmak, kadeh, rakı” kelimeleriyle vurgularken,

Şebnem yine aynı caddeyi, “sevmek, gece, yer etmek, düşünmek,tarih , gelecek” kelimeleriyle vurguluyor.

Özgün’ün şarkısı dinamik ve hareketli bir seyir izlerken Şebnem slow ve lokomotif bir şekilde şarkıyı işliyor.

Yani her iki şarkıyı birleştirdiğimizde İstiklal Caddesi’nde, aşklar yaşanıyor, coşku yaşanıyor, içkiler içiliyor, ilişkiler geçiliyor, düşünülüyor, konuşuluyor, yer ediniliyor.

Kısacası hayat yaşanıyor...



“tam yılın aşk aylarında
istiklal barlarında her gece coşarken
tüm, sıkı dostlar yanımda
boş kadehler masamda dolarken taşarken
.........................................”

Özgün’den

< ========================================>

“...........

düşünüyorum
ne kadar sevmiş olabilirim
düşünüyorum
sen, ben, gece ve bir yol
başka bir şey
yok elimde hafızamda
düşünüyorum
ne kadar yer etmiş olabilir

istiklal caddesi kadar ...”

Şebnem’den

18 Ekim 2010

SATEN















Değişen müzik kültürümüz zaman içinde kendi ürünlerini yarattı. Müzik albümleri 2000’li yılların sonuna gelindiğinde artık “albüm”, “single” veya “maxi-single” olarak anılır oldu. Bu 3 başlığı karşılaştırdığımızda 2010’dan itibaren aslında bunlardan farklılaşan bir albüm tarzı daha ortaya çıktı. Avrupa’da sıklıkla kullanılan bu tarzın yerli adı sanırım henüz oluşmadı veya tam oturmadı ama ben adlandıracak olsam sanırım “Yarım Albüm” diyebilirdim.

Son dönemlerde bu tarzın yegane örneği “Saten” albümüyle Sibel Tüzün .

Single ‘a karşı olduğumu her fırsatta dile getiriyorum. Hele yeni albümü için uzun bir ara vermiş güçlü seslerin bir “single” ile tekrar gündeme gelişleri beni üzüyor. Sibel Tüzün’ün 2003 yılında çıkardığı son albüm olan “Kırmızı” ‘dan sonra 2010 yılında yeni bir albüm çıkaracağını duyduğumda çok heyecanlanmıştım ama ne yalan söyleyeyim bu albümün 10 veya 12 şarkılık tam bir albüm olmayışı ilk etapta beni büyük bir hayal kırıklığına uğrattı.

Ama Sibel Tüzün “Saten” albümünde seçtiği 5 şarkı ile bu hayal kırıklığımı sildi süpürdü hatta “single” albüme karşı olan beni “Yarım Albüm” konusuna ikna etti.

Çünkü ,

1) “Yarım Albüm” 5 şarkıdan oluşmakta ve dinleyicinin tüm ilgisi sadece bu 5 şarkıda toplanmakta.
2) Albümün hazırlanması esnasında sanatçı ve tüm ekip albüme seçilecek olan bu 5 şarkıya yoğunlaşması sonucu albümde boş şarkı olma ihtimali çok düşük.
3) Bu 5 şarkı dinlenip sindirildikten sonra dinleyici bir diğer 5 şarkıyı daha büyük bir beğeniyle bekliyor oluyor.

Saten’de de aynen böyle olmuş ve 5’te 5 başarı ile bir albüm çıkmış ortaya.

Albümdeki şarkılara gelirsek albümün çıkış şarkısı Sibel Tüzün muzipliğine yakışan bir şekilde iddiasız maliyetle çekilmiş iddialı klibiyle bir cover olan “Erkekleri Tanıyın". Şarkının sözleri Fecri Ebcioğlu, müziği Yehuda Offen ‘e ait. Günümüze yakışan düzenlemesi ve Sibel Tüzün’ün ses rengi şarkıya çok yakışmış. İlk klibin bu şarkıya çekilmiş olması ise uzun yıllardan sonra Sibel Tüzün’ün sesini bize tanıdık bir şarkıyla tekrar hatırlatması açısından ticari olarak da yerinde bir karar.

Albüme adını veren “Saten” ise sözü ve müziği sanatçının kendisine ait bir çalışma. Sözleri hemen dile dolanan, müziğiyle denizden esen ılık bir rüzgarı anımsatmakta. Eğer bu şarkı kliplenirse klipte yer alacak o saten yatağın deniz manzaralı bir odada olması bence şarkının ruhuna cuk oturur.

“Çok” ise kıpır kıpır , fıkır fıkır bir şarkı. Söz ve müzik yine Sibel Tüzün imzalı. Şarkı, sözlerinin nispet içerikli oluşuyla ve “ Yanıma gelip imza bile alamayacaksın” dizesiyle oldukça eğlenceli.

“Sana Anlatmam Lazım” ve “Maalesef” te sözler Zeynep Talu ‘nun müzikler ise Sibel Tüzün’e ait. Sana Anlatmam Lazım şu anda radyolarda sanki diğer şarkılardan bir adım daha öne çıkmış durumda ve 2. klip sanki kendisine gelecek gibi. Eğlenceli bir müziğe sözler Zeynep Talu tarafından yine her zamanki gibi yerli yerinde , tutunmuş vaziyette.

“Maalesef” ise albümün nazlı çiçeği, hatta gelinciği. Bir şarkı ne kadar naif ve ne kadar narin olabilirse işte “Maalesef” de ancak o kadar narin. Hani 90’ların o meşhur “kült” slowları vardır ya “Maalesef” de işte onlardan. Sadece çıkış tarihi 2010. Sibel, “Canını yakmamak için senden kaçıyorum, ben ağlatırım seni kendimi tanıyorum” dedikçe canınızın yanmaması imkansız.

Albümün geneline bakıldığında Sibel Tüzün’ün besteciliği öne çıkmakta. Albümdeki beste kalitesi de göz önüne alındığında Sibel Tüzün’ün bu işin hakkını alasıyla vermiş diyebiliriz. Sözlerin bestelerle uyumu ve albüme Zeynep Talu desteği de tabi ki yadsınamaz.

Göğsünüzü gere gere arşivinize koyabileceğiniz bir albüm “Saten”.

Sibel Tüzün’ün bundan sonra çıkacak albümlerinin ışıltılı bir virgülü…

9 Ekim 2010

BARBAROS



Türk Pop Müziği dünyasına belli aralıklarda ve belli dönemlerde birçok kişi katılıyor. Kimisi daha adını duyuramadan hayallerini cebine koyarak bu dünyadan ayrılıyor kimisi ise sesi, görünüşü ve şarkılarıyla bir çıkış yakalıyor.

Ama inanın bana böylesi 40 yılda bir geliyor… Gerekirse teknik destekle bir şarkıyı stüdyoda okuyabilen “yeterli” sesler piyasada bir hayli fazlayken Allah vergisi büyük sesi olanlar diğer “eh işte” seslerin yanında azınlıkta kalıyor.

Bahsettiğim kişi “Barbaros Büyükakkan” . O bir bariton. Sesinin eşsiz güzelliğini “Ladies & Gentleman” ekibinin provalarından bilirdim. 2009 yazında Ferhat Göçer-Sezen Aksu konserlerine gideniniz hatırlayacaktır, bu konserlerde sahnede kalabalıkça bir koro vardı. İşte onlar Ladies & Gentleman ekibi.. Hatta bu ekip Barbaros’a albümün çıkış şarkısı olan “Olur Ya” ‘da eşlik ediyor.

Gelelim albüme… Albümde söz yazarı ve besteci olarak usta isimleri görmek mümkün. Albüm aranjeler açısından da birçok albümden farklılaşıyor çünkü albümde şarkı aranjeleri Volga Tamöz, Mustafa Ceceli ve Aykut Gürel’e ait. Bu 3 ismi aynı anda bir albümde aynı anda bulabilmek çok zor. Yıllar öncesinin “Erol Evgin” tadındaki eserlerinden zevk alanların günümüz yapısıyla oluşturulan bu şarkıları da beğeneceklerinden eminim.

Şarkıları tanıtacak olursam;

6. His: Albümün açılış şarkısı . Albümde klip çekilen ilk şarkı. İlkbaharda klibi çekilen ve paylaşılan bir şarkı olan “6.His” introsuyla bile sizi etkisi altına kolayca alıyor. Sözleri ve müziği Şehrazat’a ait.

Benden Olsun: Norveç’te yaşayan Suriye kökenli müzisyen Ciwan Haco’ya ait müziğin Zeynep Talu tarafından güzel sözlerler nakış gibi işlenmesiyle oluşan harika bir şarkı. Albümün favorilerinden, bence en kısa zamanda kliplenmesi gerekenlerden. Albümde bu şarkının Suat Ateşdağlı tarafından yapılan Remix versiyonu da mevcut.

Karar Verdim : Sözleriyle hafif bir sitem içeren aşkta dünya gerçeklerine atıfta bulunan bir Şehrazat şarkısı. “Saralım baştan/Hepimiz kendi hikayelerimizi/ Soralım aşktan/Hangisi yalan hangisi yapan” dizeleriyle dikkat çekmekte.

Olur Ya : Albüm çıkmadan önce çıkış şarkısı ne olsun diye bana sorsalardı hiç tereddüt etmeden “Olur Ya” derdim. Aslında albüm çıkış şarkısı 6. His oldu ama albüm çıkışının sonbahara kalışıyla birlikte "Olur Ya" 2. klibinin çekildiği 2. çıkış parçası oldu. Hareketli, kıpır kıpır bir “Aiman Bahjat, Mohammat Yehia, Wisam Mumtaz” bestesi üzerine yine Zeynep Talu sözleri… “sence’li benceli” sözler, hemen dile dolanıyor. Belki de albümün en iddiasız görünün ama en iddialı şarkısı.

Bu Da Böyle Bir Hikaye: İlk dinlediğimde hemen alışamadım, diğer şarkılar gibi hemen 2. kez dinlemek istemedim. Ama sonra sonra dinledikçe çok sevdim. Söz ve Müzik Şehrazat.

Değiştim: Albümün en değerli şarkısı desem diğerlerine haksızlık eder miyim acaba? Bu şarkının sözlerinin rahmetli Çiğdem Talu’ya ait olduğunu dikkate alırsak sanırım haksızlık etmem. Zeynep Talu’nun büyük bir jestiyle albüme giren, Şehrazat’ın usta besteciliğiyle bestelenen bir başyapıt olmaya hak eden gerçek bir pop müzik eseri. Mutlaka kliplenmeli!

Affet Beni : Orjinaliyle albümün kapanışını da yapan söz ve müziği Patricia Carliye ait Fransız şarkı “Pardonne Moi” nın sözleri Fikret Şeneş tarafından yazılan Türkçe versiyonu. Sözlerde Fikret Şeneş ustalığı hakim. Piyanoda ise Mustafa Ceceli var.

Olmadı Böyle : Bir Zeynep Talu- Onur Mete işbirliği… Duygusal tonların hakim olmadı lokomotif bir şarkı. Eli yüzü gayet düzgün bir pop şarkısı. İlk dinleyişinizde bile eşlik eder hale geliyorsunuz.

Sonuç olarak diyebilirim ki Barbaros ve sahibinin adını taşıyan bu albümle Türk Pop Müziği yeni bir ses kazanmıştır. Albümün kalitesi ise albüme atılan “Şehrazat, Fikret Şeneş, Zeynep Talu, Çiğdem Talu, Onur Mete, Volga Tamöz, Aykut Gürel, Mustafa Ceceli ve Suat Ateşdağlı” imzalarından besbellidir.

2011 yazı başta olmak üzere bundan sonraki yaz konserlerinde “Barbaros” ismini sıklıkla duyacağınıza eminim.

Demiştin dersiniz!

28 Eylül 2010

OTOSTOP















Cumartesi sabah bir toplantıma girmeden önce twitlere bakarken Kemal Doğulu’nun “Nevşehir’e uçuş” yazısını gördüm ve aklıma birden geçen seneki Kapadokya maceram geldi. Seyahat demiyorum çünkü her seyahatim gibi bu da başlı başına bir “macera” olarak bendeki kayıtlara geçti.

2009 yılının ılık bir ilkbahar gününde bir toplantı için Kayseri’ye gitmiştim. Toplantım Cuma gününe denk geldiği için şehir merkezinde bir otelde yer ayırttım. Toplantımı bitirip Kayseri’nin o eşsiz lezzetlerini tadıp şehir merkezinde bir iki turladıktan sonra Kayseri seyahatimi bitirdim. Buraya kadar her şey normal. Normal bir adam da işi bitince kalacaksa otelinde kalır ertesi sabah uçağıyla paşa paşa döner değil mi? Tamam bu adam paşa olabilir ama adam normal olmayınca bakınız başına neler gelir;

Cumartesi sabahı saat 09,00 da Kapadokya’ya gitmek için Kayseri otogarındaydım. Toplantı yaptığım şirket “İsterseniz yarın için araba verelim size” demişti ama ayıp olmasın diye hayır demiştim. Dediğime de pişman oldum. Yapı itibariyle her şeyi ayarlamayı severim, son dakikacı değilimdir, o yüzden sabah otobüs biletimi alırken dönüşümü de almak istedim. Fakat Kayseri Nevşehir hattında çalışan Nevşehir Seyahat o bölgenin tekeli olduğu için “Dönüş bileti kesemiyoruz, zaten her saat başı otobüs var, ordan alırsınız” dedi. Eyvallah dedim yola koyuldum. Saat 10,00’da Göreme’deydim. Tüm gün gezdim , tozdum. Bu arada kuzenimin Kapadokya şarap siparişlerini de ihmal etmedim 2 şişe de onlardan aldım. Kayseri’ye dönüş otobüslerini sorduğumda her saat başı var demişlerdi ve 17,20 ‘deki uçağıma en uygun saat olan 15,00 otobüsüne göre kendimi ayarladım. Hatta vaktim var diye atladım Ürgüp’e de gittim.

Hava harikaydı, manzara şahaneydi derken artık otobüse bineceğim yer olan Göreme’ye dönüş zamanı geldi ve minibüs beklemeye koyuldum. Kuş uçmaz kervan geçmez bir yolda olduğumu nerden bileyim! Bir minibüs, bir otobüs, bir taksi geçmedi. Saat oldu mu 14,45 ! Kaldı mı otobüs için 15 dakikam. Sırtımda çantam , içinde eşyalarım, yetmiyormuş gibi 2 tane de 75’lik şarap! (İstanbul’da şarap yoktu ya, kuzenimin özel siparişi! ) Son 10 dakika kala sinirden köpürürken ( Kos’ta gemiyi kaçırdığımda da aynı şekildeydim) önümden motorsikletli bir amca geçti. O sırada onu durdurdum. Elimde şaraplarla hooop atladım arkasına , binbir özürle. Amca “Biz alışkınız böyle şeylere” dedi ve beni 7 dakikada engebeli yollarda kucağımda şaraplar birbirine çarpa çarpa ben onları mı tutacam kendimimi tutacam diye diye otobüs durağına kadar bıraktı.

Biletim olmadığı için bilet almaya içeri girdiğimde acı gerçekle karşılaştım. 15,00 otobüsüne talep olmadığı için sefer iptal edilmişmiş! Vay anasını! Ben yolcu değil miyim? Ben insan değil miyim? Nevşehir Seyahatten başka firma da çalışmadığı için kaldım mı 16,00’ya . Yol sürüyor 1 saat. Bavulum, takım elbisem otelde.. Yetişmem imkansız. Taksiyle gideyim dedim, taksici 100 TL dedi. Sustum...Kaldım! Tam o sırada Halk Otobüsü geldi ve birileri lafa girerek akıl verdi. “Hemen atla buna , Kayseri kavşağına bin ordan el et”. El etmek derken otostop çekmem gerektiğini anlamış oldum. Aynen dedikleri gibi Kayseri Kavşağı’nda indim ama el edemedim. Alışkın değildim ve tuhaf geldi. Sonra araba seçmeye başladım. Aile varsa el etmedim, kamyondan, tırdan uzak durdum vs. Sonra Allahtan bir adam durdu. Tekstil ticareti yapıyor Yozgat’tan Kayseri’ye mal götürüyormuş. Dedim: “Abi nereye??”, Dedi :“Kayseri!” , Dedim : “Alllaaaah, yetiştir beni gözünü seveyim”

Yol boyu sohbet ettik ve otelime yakın bir yerde indim. Hemen taksiyle otele gittim, taksiyi bekletip otelden havaalanına derken havaalanına ulaştım. Havaalanında 30 dakikalık rötar beni bekliyordu. “Hayat bana kastın ne?” bir kez daha sordum.

Bu maceramı Kemal’e Twitterda özetlediğimde onun cevabı bomba oldu : “ Allahtan yavşaklara değil, kavşaklara kalmışsın!”

Allahtan beni Kayseri’ye götüren adamcağız iyi niyetli çıkmıştı.

Bu bana ders oldu mu? Hayır!

Çünkü tüm suçlu Nevşehir Seyahatti.

Ders çıkarması gereken kim sizce?

Ben mi yoksa kafasına göre sefer iptal eden otobüs şirketi mi?

16 Eylül 2010

KIBRIS- Bir Lüküs Hayat




Hayatımda tatil konusunda her zaman böyle olmuştur: Mevcut bir tatil planım olmadığında, senelik iznimi nerde geçirsem diye plansızlıktan kendimi yerken bir anda tatilimi çok güzel bir yerde ve çok güzel bir şekilde geçiririm. Bu yıl mesela aklımda Kos, Santorini yokken kendimi bir anda oralarda buluverdim.
Geçen yıl da benzer durum yaşandı ve kendimi bir anda Kıbrıs’ta buldum. Bu hikaye geçen yıldan.. Neden mi yazma gereği duydum çünkü sadece haftasonu için de olsa yine Kıbrıs yolları göründü bana.
Geçen yıl Ağustos ayında 2. kuşak kuzenimle birlikte bir delilik anında uçak biletlerimizi elimizde buluverdik. Deli işi bir durumdu çünkü kuzenimin şirketinde müşterilerinden biri oğlunun Kıbrısta bir otelde müdür olduğunu söyleyip istersen tatilde seni orada indirimli konaklatayım demişti. ( Tabi bu karede baba oğluyla övünmekte, çocuğun daha bizden ve başına geleceklerden haberi olmamakta.. ) Kuzen de konuyu bana açınca , “Ee nereye gitsek diyoduk gidelim bari” dedik. Otel Kıbrıs’ın en yeni ve en güzel otellerinden... Daha sonra çocuğun bizden haberi oldu tabi ki ve hakikaten personel kontejyanından çok uygun bir fiyat aldık, yola koyulduk. Otel Kıbrıs’ın en yeni ve en güzel otellerinden. Otelin en kritik departmantlarından birinin müdürü biri tanıdığımız. Torpilimiz tam yani. Hemen en güzel odalardan 2 tanesi bize tahsis edildi ve otel maceramız başladı. E benim kanımda canayakınlık olunca nerdeyse bütün personelle tanıştık, ee müdür torpilimiz de var, üstüne bir de kuzenimin çok yakın bir arkadaşı oranın eski müdürlerinden biri çıkınca biz otelin maskotu olduk. Bahsettiğim o arkadaş (eski müdür) da otele bizi ziyarete gelince , bizi Genel Müdür’e varana kadar tanıştırınca ve yemeklerde Genel Müdür de bize eşlik edince otel genelinde “Ooo bunlar da bayağı önemli kişiler” imajı verdik. (Halbuki yalannn hahahahh) . Ekstra içecekler önümüze dizildi, itibar gösterim o biçim, casino kapılarında karşılandık vs..
Hele Casino, hele casino...
Normalde casinonun 2 tür uygulaması var. Genel müşterilere ayrı uygulama, yüksek montanlı kumar oynayan özel müşterilere ayrı uygulama. Mesela herkese tam sigara paketi verilmiyor, 5 ‘li küçük paketlerde veriliyor, veya genelde yabancı içki verilmiyor, özel yemek gelmiyor vs.. Bizi kumarhanede görseniz oooo dışardan gören oranın en gedikli kumarcısı sanır. Öylesi bir itibar...
Yanımda ünlü gurbetçi pop şarkıcımız ve onun müzik dünyasına kazandırdığı genç şarkıcı ile birlikte muhabbetteyiz, bütün garsonlar ismimizle hitap ederek peşimizde dört dönüyor. Jack Danielslar hava uçuşuyor... Garsonların hepsi paket paket sigara getiriyor, ben içlerinden bir tane yakıp kalanını bırakıyorum. ( Ne lüks hayat hahahaha) Normal asla böyle bir hayat tarzımız olmadığı için biz de anlayamadık biz neymişiz diye. ( Hem bölüm müdürü hem genel müdür tanıdık olunca böyle oluyor, o itibar bize değil yani...) Biz her şeyin farkındayız ama olayın da tadını çıkarıyoruz. Benim orda her gece 50 TL’ye aldığım jetonlarla olmaz tabi ki bu itibar namümkün tabi ki. Bu arada casinoları hakikaten çok seviyorum. Kıbrıs’a yılda 1 kez bile gitsem, o casino ortamı kafamı çok iyi dağıtıyor. Kumar yanlısı tabi ki değilim, benim casino olayım makinalara jeton atmaktan ibaret, o da jetonlarım bitene kadar. Şakır şakır jetonları düşürürken, orda iki insanla muhabbet edip şans peşinde koşarken viskimi yudumlamak hakikaten bünyeme çok iyi geliyor. E bu sefer bir de “Önemli! Misafir” olduğumuz için bünyem tavan yaptı. Hatta bir gece bu popülerite sayesinde flört bile yaşadım. Kızın teki casino restaurantında yiyecek bir şey bulamamış ve ben de garsonlardan birinden rica ettim. Makinelerin olduğu yere normalde gelmeyen yemek bizim makinenin oraya anında geldi, hatta resmen sofra kuruldu. Kız da tabi çakal, bu itibarı görünce hemen bana yapışmalara girişti. E kız da devreye girince durumum “Bababa havalara, nasıl da geriniyor” kıvamına ulaştı. Kızcağız aslımı bilse tabi sükut-u hayale uğrardı. (Bu arada kızla bu vesileyle bir kaç gece görüştük hehe ) Daha sonra kızın içkileri otelin çok pahalı discosunda kesilince haliyle kendisiyle muhabbetimiz sona erdi.
Bir gece, casino dönüşünde odama girince acayip bir şey gördüm. Hemen aklınıza fesat şeyler gelmesin ama o acayip şeyin ne olduğunun aklınıza gelmemiş olacağına eminim. Odada beni bekleyen acayip şey tam tamına 5 porsiyon karışık ızgara ve 1 litre ayrandı. Ben böyle bir yemek istemedim, istesem bile 5 porsiyon neden isteyeyim? Ama yadırgamadım tabi ki içinde bulunduğum o havayla. “Kesin bize jest amaçlı ,bunlar gece acıkmışlardır diye yemek yollamışlar...” diye düşündüm. İşin kötüsü casinoda yemiştik ama ızgaralar da çok çekici geldi, kuzenle oturduk yiyebildiğimiz kadar yedik. Tabi madalyonun arka yüzünü otel faturasında ekstralar çıkınca gördük. Bize ekstranız var dediler , inanmadık tabi ki. 6 gün boyunca biz ekstre olmuşuz bir de ek para mı verecektik. Detay istediğimizde 5 karışık ızgara ve ayran “kol böreği tadında” ekstre olarak görünmekteydi. İtiraz ettik tabi ki. Ama haklıyız çünkü biz istememiştik... :)

Tatilin son günü otelin geleneksel gala gecelerinden birine denk geldi ve çok ünlü bir sanatçı sahne aldı. Tabi ki biz şeref tribünündeyiz :) Uzunca bir masanın ucunda yerimizi aldık. Masada yok yok, Kıbrıs Emniyet müdürü, belediye başkanı vs. Patlayan şampanyalardan payımıza düşeni aldık, buzlu badem eşliğinde harika bir gece geçirdik.

Yazının genelinde fark edildiyse hiç denizden,kumdan, güneşten bahsetmedim çünkü bu kadar aksiyon yanında onlar çok klasik kaldı... Lüks arabayla alındığımız havaalanına son gece yine lüks bir jeeple bırakıldık. Rüya tatilimiz Ercan havaalanında son buldu. Saat 00,00’da İstanbula indiğimizde çoktan balkabağına dönüşmüştük...

NOT: Ekimin ilk haftası yine Kıbrıs’tayım, e artık bundan aşağısı kurtarmaz hahahahaha...

29 Ağustos 2010

Sen Ölünce Kim Ağlar?



Bütün tüm kafamı kurcalayan bir şey vardı, “vericiliğim…” “Hop, noluyoruz, ne diyor bu adam , iyice şaşırdı” demeyin. Her şeyin bir açıklaması var: Elbette hiçbir iyilik karşılığını bulmak için yapılmaz. Ha karşılığını görmek için yaptığım şeyler elbet var, hepimizin vardır ama onların adı da iyilik değil zaten, “çıkar”! Ama iyi niyetli olduğum kişilerden daha sonra kötü niyet ve kötü eylem görmeyi zinhar hazmedemiyorum.

En güzel arkadaşlıklar, dostluklar yaş küçükken kuruluyor. Liseden, çocukluk zamanlarınızdan kala kala ya 1 ya 2 kişi kalıyor ki bunlar dostunuz oluyor. Çünkü hayat koşulları zamanın süzgecini ister istemez sallayıp diğerlerini eliyor. İşte bu diğerlerini kalbinizin bir köşesinde adları geçtikçe gülümseyerek anımsıyorsunuz hepsi bu!

Yaş büyüdükçe tabi ki yeni kişilerle tanışıyorsunuz ama siz o eski saf siz olmuyorsunuz, e karşınızdaki de eski saf “O” değil! Çıkarlar devreye giriyor, anlık istekler devreye giriyor ve ortaya tuhaf bir arkadaşlık çıkıyor. Bütün bunları bilmeme rağmen her yeni tanıştığım kişiyi hayatıma artı puanla alıyorum. Çünkü ben insanlara güveniyorum. İnsanların da bana güvenmesini istiyorum. Bazıları belki de herkesi kendisi gibi bildiklerinden “Sana güvenemiyorum!” diyor sebepsizce, hak yercesine! Yıkamıyorlar önyargılarını.

İstediğim sadece karşılıklı güven ve bunu hissettirmek. İşi düşünce aranmak değil bir “Nasılsın” demek için aranmak istiyorum çünkü ben sık sık “Nasılsın?” diye arıyorum. Birisinin bir şeye ihtiyacı olsun olmasın maddi ve manevi olarak yanında oluyorum, hastalanınca bir “Geçmiş olsun” diyorum. Tüm bunlar karşılık için elbet yapılmıyor ama bir ameliyat geçirip 3 gün hastanede yatınca haberi olup da aramayanları gördükçe veya “Nasılsın?” diye bile aylarca aramayıp dolayısıyla ameliyatımdan haberi dahi olmayanları duydukça o zaman dank ediyor işte o “vericiliğim”!

İyi gün dostları için hareket planı apayrı bir yazı konusu, onları şak diye anlayabilmek de apayrı bir meziyet zaten. Ama zamanla anlayacağım sanırım çünkü bu konuda yardım eden çok. Bazı insanları uzaktan sevmek hakikaten en güzeli, bazılarıyla ise muhatap dahi olmamak gerekiyor. “Bencillik” insanı ayakta tutan ve onu besleyen yegane kavram bence çünkü “vericilik” adı üstünde sürekli sizden sızdırıyor… “Hep ver hep ver nereye kadar?” dediğiniz anda zaten halihazırda kırık bir kalbiniz, yıpranmış sinirleriniz, maddi manevi eksik varlığınız oluşmuş oluyor. “Vericilik” yönünüzü törpüleyemeyip vere vere iyi niyet fahişesi olup çıkıveriyorsunuz. Benciller kralken sizin bu hale düşmeniz insanı hakikaten üzüyor.

Sizin başınıza bir şey geldiğin de maalesef yanınızda o kişiler olmuyor, “Ağlarsa anam ağlar gerisi yalan ağlar” cümlesi bir kez daha kendini kanıtlıyor.

Sahi hiç düşündünüz mü, verdiğiniz bunca emekten sonra, yaptığınız iyiliklerden sonra sizi kim düşünür?

Hiç sordunuz mu kendinize: Sen ölünce kim ağlar?

16 Ağustos 2010

Bir Santorini Masalı


Saat akşamın 20,30 ‘uydu ben kocaman bir geminin güvertesinden, tam da güneş batarken Kos Adasına el sallıyordum...

Kos tatilime kısa bir ara verip Santorini’ye gidecek, 1 günü Santorini adasında geçirdikten sonra tekrar gece vapuruyla Kos’a dönecektim.

O gece vapurda geçti, daha gün ışımamışken Santorini limanına vardık. Elimde bavulum olmadığı için herkesten önce gemi çıkış kapısına yaklaştım. Kapı açılır açılmaz gemiden çıkmak için 4 katı inmeye başladım, peşimde de bir ordu beni takip etmekte. Ben o sırada yanlış kapıya yönelmişim, sürü psikolojisiyle aynı ekip benim arkamda gemiyi tavaf ettik Hadi ben yabancıyım, onca Yunan da mı çıkış kapısını bulamadı da vakit kaybetti acaba? Laf yememek için hemen doğru kapıdan kendimi dışarı attım. Artık Santorini’deydim ve hava karanlıktı. Daha karaya ayak basar basmaz otel ister misiniz diye çevremi sardılar. Ee sabah olmasına bir kaç saat varken bir otele ihtiyaç duymadım. Hem aynı gece zaten Kos’a dönecektim.

Taksiyle Santorini’nin merkezi olan Fira’ya çıktım. Taksiyi 4 kişi paylaştığımız için 7’şer buçuk euro ödedik. Karanlık karanlık dolambaçlı yollardan tepeye çıkarken bir an için korkmadım değil. Ama güneş doğup Santorini kendini gösterince korkum yerini heyecana bıraktı. Sabah sütün yanın kremalı kruvasan ile bir kahvaltı yaptıktan sonra merkezde, Fira’da dolaşmaya koyuldum. Yürüdüm , yürüdüm taa Manastıra ulaşıncaya kadar... Yolun sol tarafı genelde otellerle dolu. Otel dediklerim lüks butik oteller aslında. Geceliği 200-300 eurodan başlayan suit tarzı evler... O kadar harikalar ki! Santorini Adası sönmüş volkanik bir dağ olduğu için aşağı baktığınızda olabildiğince uçurumu görüyorsunuz. Uçurum masmavi bir denize kavuşuyor. Ve bu otel odaları bu uçurumun eteklerine serpiştirilmiş. Her otelin bir havuzu bazılarının hem havuzu hem jakuzisi var. O havuzlarda yüzerken sanırım kendinizi uçuyormuş gibi hissediyorsunuzdur. O yol üzerinde geze geze öğleni ettim. Öğlen yemeğinin ardından Santorini’de başka neler yapılabilir diye araştırdım. 2 tane güzel plajı varmış, bir de volkanik adası varmış. Volkanik adaya gitmem için tekrar limana inmem gerekiyordu. Hem gözüm yemediğinden hem de plajlarını merak ettiğimden tercihimi Kamari ve Perissa Plajlarından yana kullandım. Öğleden sonra bol bol yüzüp gün batımında Oia’da olmam gerekiyordu. Hemen otobüsle 20 dakikada Kamari’de oldum. Beyaz pantalonlu kıyafet modundan anında mayolu moda geçtim ve kendimi o mavi sulara attım. Kamari hayatımda girdiğim en temiz denizdi diyebilirim. Su o kadar berraktı. Daha sonra Kamari’den Perissa’ya kalkan küçük tekne buldum. Ah onu bulmak o kadar iyi geldi ki yoksa tekrar merkeze otobüsle gidip sonra 2. otobüse geçmem gerekiyordu. Böylelikle bir plajdan öbür plaja 4 euro karşılığında tekneyle püfür püfür gittim. Perissa’da 2. yüzme molamı verip akşama doğru tekrar merkeze, Fira’ya gittim. Gün batımının en iyi izlendiği yer olan Oia için başka bir otobüse bindim ve 20 dakikada Oia’daydım. Saat 19,00’a gelirken “Eyvah güneşin batışını kaçırmayayım” diye telaşlanırken bir küçük şişe şarap alıp çantama atmayı da ihmal etmeyim. (Güneş batarken şarabımı içecem ya) Oia’da güneşe koşuştururken bir şeylerin ters gittiğini hissettim. Çünkü bulunduğum yere doğru hiç bir kalabalık yoktu. Bir markete sorup acı gerçeği öğrendim: Ters istikamete yürüyormuşum, güneş tam zıt taraftan batıyormuş. Saat 19,00’u epeyce geçmeye başlamıştı ve nihayet ben kendimi doğru meydana atabildim. İşte beklediğim kalabalık burdaydı ve herkes bir tepeye tünemişti. Hemen gözüme bir tepe kestirdim.Çıkmak için çöp bidonlarına tırmanmam gerekti ama değdi. İnanılmaz bir manzara karşımdaydı ve güneş resmen ufukta denizin içine batıyordu. Hemen şarabımı açtım, şişeden yudum yudum içe içe manzarayı izlemeye koyuldum.
Santorini için hep “Aşıklar Adası”, “Romantizm Adası” derlerdi hatta “Sakın ha sakın yalnız gitme” diye uyarırlardı. Sanki sevgilimiz vardı da O’nu götürmedik! Ayrıca hiç öyle sevgililik bir durum yok, bizzat gördüm kimi anasını almış gelmiş, kimi 3 kız gelmiş, kimi erkek erkeğe 4 kişi gelmiş vs... Tabi ki manzara harika, tabi ki tadını çıkarabilen için çok romantik ama karşımda gördüğüm 2 Hollandalı sevgili mal gibi güneşe bakarken ben şarabımla bir başıma çok daha romantiktim!

Güneşi hep beraber batırdık. Güneşin tamamen batmasıyla bir alkış koptu ki sormayın! Adetten olsa gerek herkes alkışladı! Ben bir an afalladım ama hemen ekibe uyum sağladım, neşe içinde alkışladım. Hemen sonra bir çiftle tanıştım. Benden fotoğraflarını çekmemi istediler. O sırada konuştuk, tanıştık. Kadın Yunan, adam Fransız ve facebooktan tanışmışlar. “Nasıl oluyor?” dedim. Facebookta oyun oynarken muhabbet etmişler sonra tanışmışlar vs.. O an farmville de inek besleyip, fasulye, kabak ekmediğim günlerime isyan ettim! Kadın fotoğraf çektirmeye biraz düşkündü bir 20 dakika poz poz fotoğraflarını çekmişimdir. Kadına “Ben de çok seviyorum fotoğraf olayını, yanımda 4 tshirt taşıdım bugün” dedim. Kadıni “Aaa haklısın terliyosundur,hava çok sıcak” dedi. Ben de “ Yok ondan değil, Santorini’de sürekli tek kıyafetle fotoğraf çektirmeyeyim “ dedim ve o an kahkahalar havada uçuştu. Gerçektendeöyle yapmıştım, beyaz pantalon , siyah deri parmakarası terliklerim sabit olmak üzere 4 tane tshirt değiştirdim ve değişik değişik fotoğraflarım oldu! (huyum kurusun!)

Tamamen akşam oldu, Fira’da bir kaç dolandıktan sonra limana olan son otobüsü yakaldım ve gayet ekonomik yollardan limana ulaştım. Geminin gelmesiyke bir geceyi daha gemide geçirim “Allahım sen beni Kos’ta uyandır” diyerek uykuya daldım. Son durak Kos değildi çünkü, işin ucunda kendimi Rodos’ta bulmak da vardı!

Sabahın 5,30’unda çok şükür Kos’taydım ve barlar sokağı gümbür gümbürdü!

Seyahatimin sonunda Allah’a Santorini gibi güzellikte muazzam bir adayı biz insanoğluna sunduğu için genelde, o adayı da bana göstermeyi nasip ettiği için özelde şükrettim!

11 Ağustos 2010

POPSAV Şarkı Günleri



POPSAV Şarkı Günleri organizasyonu, dün akşam Cemil Topuzlu Harbiye Açıkhava Tiyatrosunda 18 adet sanatçının katılımıyla gerçekleşti.

Açıkçası bileti aldığım zaman konser gelirinin ne amaçlı kullanılacağı konusunda bir fikrim yoktu. Konserin bütün gelirinin “Sanatçı Huzurevi” projesine gideceğini konserden 1 gün önce öğrendim ve kafamda soru işareti oluştu. Konser sırasında bazı şarkıcıların “Biz sanatçıyız, anı yaşarız, geleceğimizi düşünmeyiz, sonradan zor durumlarda kalabiliyoruz,destek olmak lazım” şeklindeki ifadeleri de bana çok ters geldi.

Belli sebeplerden ötürü mağdur olmuş, muhtaç olmuş kişilere yardım elini uzatmak tabi ki insanlık görevidir ama daha şimdiden “Ben sanatçıyım, normal biri değilim, günümü gün eder yarınımı düşünmem, böyle bir huzurevi,sanatçı sitesi olması çok faydalı” gibi söylemler bana çok ters geldi. Sanatçılık kisvesine sığınıp geleceği düşünmemezliği ben kabul edemiyorum. Herkes her ne mesleği icra ederse etsin geleceğini düşünüp yatırımını yapmalı. Sanki bu yatırım işi sanatçılarda daha da kolay...

***

Gecede merak ettiğim muallak olan bazı durumlar da vardı. Katılan sanatçı listesi neye göre seçilmişti? Popsav üyesi olan olmayan ayrımı yapılmış mıydı? Konserin tanıtımı neden yeterince yapılmadı? Kral TV maddi desteğini neden son anda verdi?

Ayrıca bazı şarkıcılar şarkılarını kütür kütür canlı okurken bazıları alenen playback yaptı. Bu durumda da bir koordinesizlik sözkonusuydu. Cemil Topuzlu Harbiye Açıkhava’ya 18 sanatçıyı çağırıyosan, bari sırf açıkhavanın hatrına tüm şarkılar canlı söylenmeliydi. Canlı performans gösteremeyecek olan kişiler yerine de elbet layıkıyla canlı şarkı söyleyebilecek isimler çağırılabilirdi.

***
Gecede bazı isimler 2 şarkı bazıları 3 şarkı seslendirdi. Sanatçı listesi 18 olunca, araya konuşmalar, plaket vermeler ve Çiğdem Tunç da girince konser epeyce uzun sürdü. 20,30’da yerime oturdum ve 01,45 ‘e kadar yerimdeydim (Ara ara dans etmeye kalkmalarım hariç). Gecenin uzayacağı hissedildiğinden olsa gerek Belediye Başkanı Kadir Topbaşın da katılımıyla hepberaber söylenen “Memleketim” şarkısı konserin tam ortasında söylendi. Açıkçası ben klasik olarak “Bir Şarkısın Sen” in söylenmesini onun da gecenin en sonunda hepberaber söylenmesini beklerken bu tabloya şaşırdım. Üstelik konserin ortası olmasına rağmen Bengü ve Murat Boz toplu şarkıya katılım göstermedi!

***

Gecede sahne alan bazı sanatçılar hakkında da yorum yapacak olursam ;

Bengü: Güzel bir kıyafet seçmişti. 2 şarkısını da playback okudu. Dansçıları vasattı.
Eski Dostlar: Beyazlar içinde çok tatlılardı. Çok özlemişiz onları. Çiğdem Tunç’un neden ekipte olduğunu hala anlayamıyorum. Gruptan çok bağımsız ve sanki tek başınaymış gibi davrandı, hatta bir ara grubu sahnede bırakıp kendi başına sahnedne indi ve belediye başkanı ile tokalaştı.
Erol Evgin: İzleyicileri coşturdu, adının hakkını canlı şarkılarıyla verdi.
Murat Boz: Zımbalı ceketi çok hoştu. O da 2 şarkısını playback okudu.
Deniz Seki: Farkını şarkıları canlı söyleyerek gösterdi. Onu ne kadar özlemiş olduğumuzu hissettirdi. Yeni sarı saçları ve aldığı ufak kilolar ona çok yakışmıştı.
Gülben Ergen: Şarkılarını canlı söyledi. Kendisini 15 gün önce kendi konserinde giydiği kıyafetle görünce önce yadırgadım ve ayıpladım. Geceye önem vermediğini düşündüm. Daha sonra kendisine bu eleştirimi aktarınca tam tersine bana, geceye çok önem verdiği için, bu konseri kendi konseriyle eşdeğerde önemli gördüğü için o kıyafeti seçtiğini söyledi. İkna oldum mu? Evet!
Tan: Dansçıları çok başarılıydı, canlı sahne performansı ile göz doldurdu.
Murat Dalkılıç: Gece 01,30 da sahneye çıkmasına ve playback yapmadı ve izleyicileri coşturdu. Ben bir tek onda kalkıp dans ettim.
Emre Altuğ: Son single şarkılarını canlı canlı söyledi, gayet başarılıydı.
Keremcem: O da canlı söylemeyi tercih edenlerdendi, her zamanki gibi klas ve beyefendiydi.
Metin Arolat: 2 şarkısını canlı söyleyip son albümünün çıkış parçası Kalpten Gidenin’i playback okudu. İyi ki de playback okudu çünkü o şarkıda vokal yapan Işın Karaca’nın sesi de bize ulaşmış oldu.
Eda Metin Özülkü: Harika yorumlarıyla müzik ziyafet çektiler.
Ziynet Sali: Beni kendine bir kez daha hayran bıraktı. Sahneye hakimiyeti, müthiş canlı performansı ile göz doldurdu.
Soner Sarıkabadayı: Hakan Peker son anda mikrofonu kapmasa gecenin kapanışı Soner ile olacaktı. Çok büyük alkış aldı ve şarkıları canlı söyledi. Sonerin sesi değişmiyo ama sanırım benim kulaklarım artık ona alışıyor. Yine de playback yapmasını tercih ederdim.


DİPNOT: Sonuç olarak Popsav 2010 Konseri ulvi bir amacı olan, playback de yapsa canlı da söylese zaman ayırıp katılım gösteren sanatçıların taçlandırdığı güzel bir geceydi. Böyle geceler sıklıkla yapılmalı. Hem yardım duygularımızı unutmamak için, hem normal iş yaşamlarında sıklıkla biraraya gelemeyen isimleri bir araya getirmek için ama esasen Yerli Müzik için, Yerli Müziği yaşatmak için!

9 Ağustos 2010

KOS














“biraz su, biraz yeşillik her yer benim evimdir
taşırım dünyayı sırtımda, her dil benim dilimdir”
(Ş. Ferah- Hoşçakal)


Bu dizelerde hareketle özensiz bir şekilde hazırladığım bavulum elimde, çantam sırtımda çok da istemeyerek düştüm Bodrum yollarına... Bir kaçgün Bodrum’da kalıp Kos’a geçmeyi planlarken her şey Bodrum’da kalacağım oteli görünce değişti! Her zaman kaldığım , Bodrum’daki evim olan otel yüksek sezon sebebiyle çok yüksek fiyat verince mecburen görece daha düşük ve daha önce kalmadığım bir otele gittim. Oteli gördükten sonra otelde sadece 1 gece kalıp ertesi gün sabahki ilk feribotla kendimi Kos’a attım.

İşte o an heyecan bastı... Bilmediğim bir yer, kendi kendime keşfedeceğim bir ada... Otelimi ayırtmışım ama nerde olduğunu bile bilmeyen bir ben...

Haritadan baktığım kadarıyla yönümü seçip sora sora otelimi buldum. Yol boyunca dikkatimi çeken ilk şey adadaki bisiklet yoğunluğuydu zaten farkettim ki bisikletliler için özel olarak ayrılmış yollar vardı. Demek ki yerleştikten sonra hemen bir bisiklet edinmem gerekiyordu.

Otele vardım, 3 yıldır öğrendiğim Yunancamın hakkını vererek otel çalışanlarını şoke ettim. Karşılarında bir Türk derdini anlatacak derecede iyi Yunanca konuşuyordu. Odam çok şirindi. Bir yatak, bir komidin, geniş bir gardrop, tuvalet masası ve tuvalet-banyosu vardı. Gayet temizdi. Geceliğine 30 euro verdiğim düşünülürse otel hakikaten iyiydi. Zaten günübirlik Santori’niye gitmeyi planladığım için ve son gece de Midilli’ye geçeceğim için otelde sadece 2 gece kalabilecektim.

Önce Demet Akalın dahil olmak üzere herkesin bahsettiği şu meşhur Carroten isimli güneş yağından aldım. Aynı gününde hemen etkisini gösterdi. Sonra hemen bir bisiklet kiraladım. Her gittiğim yerde yunancam sebebiyle ilgi odağı oldum. Bisikletimle günlerce tüm adayı dolaştım. Resmen elim ayağım oldu, bisikletsiz gece discolara barlara bile gidemez oldum. Bisiklete binmeye kendimi öyle bir kaptırdım ki Kos şehir dışına çıkmışım. Denize girebilecek uygun bir alan tam buldum derken oranın “Çıplaklar Plajı” olduğunu farkettim. Öyle bir yerle asla karşılaşmayı beklemediğim için şoklarda kalıp, o yorgunluğumu unutup son sürat oradan uzaklaştım.

Genel olarak Kos’tan bahsedecek olursam tatil için çok ideal bir yer. Bodrum’dan sadece 1 saat ve konaklama Bodrum’dan çok daha ucuz. Çok fazla turist var adada ve turistlerin çoğu Hollandalı. Kalanlar İngiliz, Danimarkalı, Norveçli ve Slovenyalı... Gündüz plajlar çok hareketli, geceler gündüzden çok daha hararetli... Barlar sokağı denen alan sabahın ilk ışıklarına kadar canlı. Saat sabah 06,30’du hala, discoda dans eden kalabalığı bizzat gördüm.
Yemeklere gelince... Turistik bir ada olduğu için Yunan Mutfağı ağırlıkta. Özellikle kalamarları enfes... Türkiye’de her nedense “zengin yemeği” olarak görülen kalamar Kos Adası’nda Yunanistan’ın diğer yerlerinde olduğu gibi hem bol, hem ucuz hem de her gün yenebilecek bir gıda..

Ivır zıvır yemekten adam gibi bir kalamar-rakı yapamayan ben son günümde bu işe giriştim.Bilemiyodum ki o kalamar başıma ne işler açacak! Saat 19,30 gibi güzel bir restaurantta bir tabak kalamar ısmarladım, maşallah gelen tabak öksüz doyuran misali bol bol kalamar, patates kızartması, pilav ve salatadan oluşuyordu. Midilli’ye gidecek gemim 20,45’teydi. Bu süre zarfında yemeğimi yer, bisikletimi teslim eder, otele gider bavulumu alır,taksiyle gemiye yetişirim diye düşündüm. Son eylemime kadar (gemiye yetişmek) her şey yolunda gitti. Yemeğimi yedim, bisikletimi teslim ettim ve otele gittiğimde saat 20.20 idi. Liman 10 dakikalık mesafede olduğu için içim pek bir rahattı. Hemen taksi çağırdım ve beklemeye başladım... 5 dakika oldu, 10 dakika oldu taksi yok! 20,45’te gemi kalkacak ben kafayı yemek üzereyim, taksi hala yok... En sonunda bavulumu aldım kendimi yola attım. Artık araba, kamyon ne varsa bincem gitcem çünkü çaresi yok 10 dakika kalmış. Yoldan taksi gelmez, arabalar durmaz, kamyon geçmez... Sonunda bir belediye otobüsü geldi ve kendimi ona attım. Ama o anda farkettim ki sırt çantam yok ! Otelde bırakmışım... Cüzdanım, telefonum, 2 güneş gözlüğüm,Carrotenim onda, vazgeçilmesi mümkün değil yani.. Mecburen indim tabi, tekrar elimle valiz otele marş.. Saat olmuştu 20,45. Otele vardığımda limanı aradım. O sırada taksi efendi teşrif etti taksiyle belki rötardna yakalarım diye yola düştüm. Bir yandan da geminin durumu için ordaki biriyle konuşuyodum. Karşımdaki ses : “Acele etmenize gerek yok, sakin olun” dedi... Ohh ben bir rahatladım, dedim kesin rötar var... Tam o sırada telefonun diğer ucundaki ses devam etti: “Şu saatten sonra yapacak bir şey yok, geminiz çoktan hareket etti..!” Yıkıldığım an o andı, Kos’a gömüldüğüm an yine o andı. Zaten 5 dakika sonra limandaydık, hava kararmıştı ve limanda yeller esiyordu!
Paramı ona göre ayarlamışım , son gün diye euroları bitirmişim, oteller ilişiğimi kesmişim, Nasılsa Midilli’den Ayvalık’a geçecem diye Bodrum feribotlarını kaçırmışım. Kaldım mı limanda valizlerimle... Hemen kendimi Bodrum’a atmanın yolunu aradım ama ilk feribot ertesi sabah 09,00’da dediler. Oteli aradım odamı geri istiyorum diye, yer yok dediler ama bir öneride bulundular... Otel arayacak gücüm,halim ve isteğim de yoktu mecburen otelimin önerisini kabul ettim. Kos’taki son gecemi otelin lobbysinde geçirecektim! Ağladım ağlayacam durumu... Sen onca güzel gün geçir, eğlen coş, Santorinilere git gel son gecen sana patlasın! Yoktu öyle yağma.. Lobby de olsa kalacak yerim vardı, cebimde kredi kartım da vardı çok şükür... Hemen Visa kart sağolsun krediden para çektim, valizimi tekrar otele koydum ve kendimi sokaklara attım. (Tüm gecemi lobbyde geçirecek değildim heralde). Kos’taki Bonus gecem bu şekilde başladı ve barlarda sabahı sabah ettim.3 saatlik lobbydeki uykumla da Bodrum feribotuna doğru yola çıktım...İçki şişeleriyle ağırlaşan valizim Bodrumda infilak edip bavulun sapı elimde kaldı! Çeksen çekilmez, itsen itilmez bir durumda Bodrum’da “Perişanlar 2” ‘yi oynamaya devam ettim. Sağosunlar Marinaya araba girişini engelledikleri için Otogara giden yolun ¾ ünü o halde katettim. Araba yoluna ulaşınca 300 metrelik otogar yolu için taksiyi sırasasından çıkarmak için dil döktüm ve kendimi İzmir otobüsüne attım... Müthiş hareketli geçen ve müthiş hareketli biten Kos tatilimin, bavulumun sapı elimde böylelikle bitmiş oldu:

NOT: Santorini başlı başına bir yazı konusu olduğu için bir sonraki yazı tamamen Santorini maceralarım olacak. Bilginize...

16 Temmuz 2010

A - 1


Belki merakla beklediğiniz bir albümü aldınız belki de bir müzik marketteydiniz o albüm gözünüze takıldı hadi alayım dediniz...

İlk neye bakarsınız?

Ben ilk A1 şarkısına bakarım.. (Albüm adını bilmiyorsam ve albüm kapağını görmemişsem tabi ki ilk baktığım yer albüm kapağı ve albüm ismi olur)

Çünkü belli bir mantıkla ve bir zeka silsilesi çerçevesinde hazırlanan albümler için A1 şarkısı, albümün genelkarakterini taşıyan ve albüm şarkıları için bir giriş olan şarkıdır.

Kendimi bildim bileli Yerli Müzik ile yakından ilgilenen ben, gözlemlerime göre A1 seçimlerini 4 ana başlıkta toplayabilirim.

1)Çıkış şarkısı A1 olsun , gerisi yalan olsun : Bu tarz albümlerde iddialı bir çıkış şarkısı seçilir, albümde bir başka hit şarkı olmadığından bu şarkı A1 yapılır, zaten bilinir ki eğer o albüm alınacaksa sadece o şarkı için alınır. ( Kaset döneminde özellikle bu böyleydi, evlerde arabalarda A1 şarkısı başa sarılır sarılır dinlenirdi.)

2)Hit olmayan ama özünde çok değerli olan A1 şarkısı : Evet bu şarkılar hit olarak düüşünülmez belki düşünülse bile hit olmaz ama çok kıymetlidir. O kadar kıymetlidir ki A1 olma şerefi kendisine verilmiştir. Genellikle kliplenmez, o şarkıyı bilen bilir, o şarkıcıyı seven bilir. Örnek verecek olursak Gülben Ergen’in kendi adını taşıyan albümündeki Yani, yine Gülben Ergen’in “Uçacaksın” adlı albümündeki “Yasa”, Şebnem Ferah’ın Can Kırıkları albümündeki “Okyanus” , Hande Yener'in Apayrı albümündeki “Yola Devam” vb..

3)Albüm Adı, A1 Adı : Bazı şarkıcılarımız ise albüme adını veren şarkıyı A1 şarkısı yapmayı tercih ederler. Özel bir nedeni var mıdır bilemiyorum ama bu durum sıklıkla uygulanmaktadır. Örnekler: Işın Karaca - “Uyanış”, Candan Erçetin - “Kırık Kalpler Durağı” , Sertab Erener – Rengarenk, Ajda Pekkan – “Aynen Öyle” vb...

4)Enstrümantal veya Mini Şarkılar : Bu durum sıklıkla karşılaşılmamakla birlikte sadece bazı isimler tarafından tercih ediliyor. Sezen Aksu en canlı örneği. Deliveren albümü Deliveren isimli çalışmasıyla dizeyi içeren bir beste ile açılmakta. Yine Sezen Aksu, Bahane albümünün açılışını mini bir giriş şarkısı olan “Bahane” ile yapmıştı ve Adı Bende Saklı albümü de “ Ud Taksimi” ile başlamaktaydı. Tamamen enstrümantel olan “Işık Doğudan Yükselir” bestesi de aynı ismi taşıyan “Işık Doğudan Yükselir” albümünün A1 eseriydi. Sezen Aksu haricinde bu başlığa uygun aklıma ilk gelen diğer isim ise Sertab Erener’dir. Sertab, “Sertab Gibi” albümünün açılış şarkısı olak bir Fahir Atakoğlu bestesi olan harika bir beste olan “Uzaklara” yı seçmişti.


İşte böyle...

Belki bazılarınız için albümlerde A1 ne olduğu, ne olmadığı önemli değildir ama ben hep albüm giriş şarkısına bir dinleyici olarak hep önem vermişimdir...

Benim gibi önem veren şarkıcıları da hep çok sevmişimdir...

6 Temmuz 2010

Neden Blocklandım ?












Twitterın insanlar tarafından kullanımı esnasında Twitter sanki kendi lisanını yarattı. "Twitterca"

Follow etmek, unfollow etmek, mentionlamak, blocklamak, retweet etmek vs... Cümle içerisinde kullanarak bu kelimelerin anlamlarını da pekiştişmiş olalım. Şöyle ki..

“Beni neden followlamıyorsun?”
“Seni unfollow ettim..”
“Bilmemkim beni blocklamış”
“Sana mention attım” vs..


Bu seferki yazıda Twittercada bolca kullandığımız “Block” kelimesi üzerinde durup, beni blocklayan ünlülerin listesini vererek sebeplerini belirteceğim. Sanırım şimdiye kadarki en çarpıcı yazı olacak çünkü her şeyi olduğu gibi, yaşandığı gibi yazacağım.

Tanımlayacak olursak, Block fonksiyonu twitterda insanların kendine “mention” atmasını engellemekte daha doğrusu ilgili cümlelerin karşı tarafa ulaşmamasına sebep vermektedir. Yani bir kişiyi blockladığınız zaman ondan gelecek her şeyi görmez, duymaz bilmez oluyorsunuz.

Şimdi gelelim sadede, işte karşınızda TwitPaşa’yı blocklayan ünlüler ve blocklama sebepleri ;

En doğru ve net haliyle!

Nihat Odabaşı : Kendisi Twitterda Gülben Ergen’e çektiği fotoğrafları gösteriyor ve yorumlar alıyordu. Nihat Bey’e bu fotoğrafları daha objektif bakabilecek birine gösterip ondan yorum almasının daha faydalı olcağını söyledim. Aksi durumda “bozacının şahidi şıracı” deyiminden öteye gidilmeyeceğini ifade ettim. Tamamen iyi niyetli bir yorumdu ama kendisi buna çok bozuldu ve seni artık listemde istemiyorum dedi. Çok değer verdiği dostluğuna bozacı-şıracı yakıştırması olmazmış. Ben öyle demek istemiş miyim sizce?

Nil Karaibrahimgil: Çok şaşıracaksınız evet, Nil de beni blockladı. Üstelik ben Nil’i çok severim. Şarkılarını da çok iyi bilirim. Yaptıklarını takdir ederim. Blocklanma sebebim evliliğiyle alakalıydı. Nil’i tebrik ettim ve block yedim  Sadece şunu demiştim. “Nil tebrik ederim, Sertabla sizi gelin görümce olarak görmek harika!” Şimdi nesi kötü bunun? Yalan mı dedim? Nil gelin, Sertab görümce.. İki başarılı isim ... İki sevdiğim isim, neden kabak bende patladı? Nile olan sevgim değişmedi... Hatta şu şarkıyı da kendisine yolluyorum: Bahçelerde börülce, oynar gelin görümce....

Cüneyt Özdemir : Cücü aslında Twitterı en etkin kullanan isimlerden. Sanırım kendisini yaptığı sığ programından ötürü eleştirmiştim. Eleştiriye tahammül edemedi, anında blockladı.

Fulden Uras:
Fulden Uras ın ailesiyle aynı semtte oturuyoruz. Bir sabah mahallenin terzisinde, manavında, cafesinde Fulden Uras’ın yeni albümünün promosyon afişlerini gördüm bana çok manasız geldi. Bakkala çakkala albüm afişi asarak promosyon yapılmaz dedim ve çirkince cevap aldım. Kendisi beni blockladı ben blocklamadım çünkü bana yazdığı her türlü aşağılayıcı yazı PC de kayıtta, ihtiyaç halinde kullanılmak üzere..


Bengü: Malum konu... Benim de hatalarım oldu kızcağızın çok üstüne gittim ama asla ne hakaret ettim ne başka bir şey.. Beni bilen biliyor, tatlı sert eleştiriyorum. Bengü’nün başarısını halk konseriyle ölçüldüğü bir zamanda başarı ölçüsünün bu olmadığını belirttim. 2010 yılında hit şarkı çıkaramadığını belirtip daha iyi olabileceğini ifade ettim. Tamam belki çok üstüne gittim ama sonuçta eleştiriden hazetmiyor olacaktı blocklama yolunu tercih etti.

Şirin Sever: Kendi gibi insanlar sayesinde gazeteciliğin geldiği noktayı kendisine hatırlatmam yeterli oldu.


Melis Alphan : Kendisi beni Hürriyet gazetesinden soğutan bir kişi olduğu için ona karşı olan eleştirlerim tabi ki sert oldu çünkü kendisine hangi altyapı ile sağa sola laf atan ve kıyafetleri komikçe ve acımasızca eleştirebildiğini sormuştum. Cevap vermek zorunda değil tabi ki ama o blocklamayı seçti, işin en ironik ve komik yanı şu ki gazetesinin ona sunduğu hakla herkesi eleştiren bir kadının kendisinin eleştirilmesi konusundaki bu aciz duruşu!

Ece Vahapoğlu :
Ece Hnm’ın yazdığı o manalı ! twitlere ara ara cevaplarım olmuştu. O aslında hemen blocklamayanlardan, bayağı bir süre direndi de diyebiliriz, ipleri ne kopardı hatırlayamıyorum ama sonunda o da beni blocklamayı seçenlerden oldu.

30 Haziran 2010

Tatil Güncesi







Yine bir tatil yazısı ile karşı karşıyayız. Şu an bu yazıyı havaalanından yazıyorum, bunu da özellikle belirtiyeyim ki havam olsun. Hani var ya böyle yazanlar , çeşitli mekanlardan yazısını bize ulaştıran gazeteci(!)ler…

Neyse efendim bu kez güney sahillerimizi fethettim. Attığı her adım, yürüdüğü her kaldırım olay olan ben yine kendi çapımda vukuatlar yaşadım.

İlk önce 4 gün Bodrum ilaç gibi geldi bünyeme. Eğer bir şehir sizde müptelalık yaratıyor ve size mutluluk hormonu salgılatıyorsa o şehre gidiniz… Mümkün olduğu kadar çok gidiniz…

Bodrum esasen çok vukuatlı geçmedi. Sabahtan akşama kadar yatıp gecelerini hafifçe salladım. Hatta Twitter üzerinden sıklıkla yazıştığımız ama birbirimizi tanımadığımız 3 arkadaşımla (@dilek79 , @meloshhhum , @aeevin) da tanışma fırsatı yakaladım. Gönül isterdi ki bir kahve eşliğinde sohbet edebilmek ama ancak gece klübü Fink’te yollarımız kesişti. Ayaküstü de olsa muhabbet etmek çok keyifliydi.

4. günün sonunda Bodrum’dan Kemer’e geçmem gerekiyordu ve tek ulaşım imkanı otobüstü. Aslına bakıldığında çok mantıklı bir plan yapmıştım. Bodrumdan Kemere geçerken otobüs kullanarak hem geceyi ekstra bir gece otel masrafı etmeden geçirecem hem de varmak istediğim noktaya ulaşacaktım. Aslında otobüs yolculuğunu severim ama atladığım bazı noktalar vardı. Çok uzun zamandır uzun otobüs yolculuğu yapmıyordum.Ee haliyle uçağın hızına ve konforuna alıştıktan sonra (hakikaten alışmış kudurmuştan beter) otobüs yolculuğu uzun geldi. Üstelik geçirdiğim ameliyatı tamamen unutmuşum yol boyunca bıçak yaraları kendini hatırlattı.

Ertesi sabah Antalya’da kardeşimle buluşup direkt olarak Kemer’e otelime geçtim. Yediğimi içtiğimi anlatmak çok isterdim zira Rus turstlerden pek bir şey yiyip içemedim. Her öğün kuyruk, her öğün kuyruk.. Kuyruk bitince de yiyecek bir şey kalmıyordu. Resmen talan ediyorlardı her şeyi! Sanırım ülkelerinde hiç bir şey yemiyorlar ve Türkiye’ye gelince deli gibi her şeye saldırıyorlardı. Hatta bir keresinde bir kadını cidden azarladım. Çünkü sırama kaynak yaptı. O hışımla “Sırana geç be kadın!” diye bağırmışım. Türkçe bağırdım tabi, bir şey anlamadı ama etkili oldu, tıpış tıpış Moskova Marşıyla sırasına geçti.

Tatilin en bomba olayı, bildiğiniz gibi Kievli Funda idi. Kızın gerçek adı Olga ama ben ona Funda Arar a olan benzerliği yüzünden Kievli Funda adını taktım. Güzel başlayan arkadaşlığımız sonrasında Aşk-ı Memnu’ya dönüştü çünkü Kievli Funda evli çıktı! Allahtan eşi otelde değildi çünkü tüm olanlardan sonra Bihter gibi kendimi vurmak zorunda kalabilirdim...

Ayrıca tatilin bir başka olayı daha ilk günden animasyon şefi ile olan kavgamdı. Alt tarafı masa tenisi oynamak istemiştim. Raketler de animasyondan alınıyormuş, resepsiyondan bir komi ile animasyon şefini bulmaya gittik. Raketi çocuk isteyince animasyon şefi beni Rus sanmış olacak ki açtı ağzını yumdu gözünü. Bu saatte raket mi istenirmiş, adamı hasta etmesinmiş, bugün gidip yarın gelcekmişim vs vs.. Bağırma, çağırma... E benim de tepeme gelip “Ne diyon lan sen?” kıvamına geçince adamın o anki surat ifadesini görmeliydiniz. Demek ki her sarışın Rus değilmiş, öğrenmiş oldu!

Aslına bakılırsa ilk defa bu kadar uzun, 9 tam gün tatil yaptım. Pazar gecesi İstanbul’a dönüşe geçtiğimde Pazartesi sendromu yaşamıyodum çünkü Pazartesi-Salı-Çarşamba-Perşembe-Cuma sendromu 32 kısım tekbili birden beni sardı. Sendromun hiç böylesi olmamıştı!

16 Haziran 2010

RENGARENK





Rengarenk,Single çalışmalarını ve İngilizce albümleri saymazsak Sertab Erener’in kariyerinin 7. solo albümü. “Sakin Ol”, “La’l”, “Sertab Gibi”, “Sertab Erener”, “Turuncu”, “Aşk Ölmez”’in en küçük 7. kardeşi...

İlk albümünden bugüne çeşitli teknikler deneyen Sertab, Rengarenk ile bize diğerleriyle sınıflandırılamayacak bir albüm sunuyor..

“Rengarenk” , diğer 6 albümden çeşitli tatlar taşıyor. Şarkı bazında albümü incelersek;

1. Rengarenk : Sözü Nil Karaibrahimgil’e ait Slumdog Millioner filminde kullanılan “Ringa Ringa” nın yerli versiyonu. Sanırım Sibel Can da “Kıskıvrak” isimli şarkısının girişinde de bu müziği kullanmıştı ama şimdi Sertab dinamik sözlerle, sağlam bir altyapı ve kendine has tarzıyla albümün açılışını bu şarkıyla yapıyor. 2. klip sanırım bu şarkıya gelecek.

2. Bir Varmışım Bir Yokmuşum: Açıkçası Pinhani grubunun vokalisti ve şarkı sözü yazarı Sinan Kaynakçı ile Sertab’ın çalışabilme ihtimali hiç aklıma gelmemişti.Ama mükemmel bir uyum olmuş. Sertab’ın o duru sesi ve Sinan Kaynakçı’nın duyguları birleşince bu muhteşem şarkı ortaya çıkmış. Bir Varmışım, Bir Yokmuşum, Sertab’ın asla unutulmayacak şarkılar listesine aday, belki de albümün en iddiasız görünen en iddialı şarkısı..

3. Koparılan Çiçekler : Eğer Sertab albüm çıkarmayıp tekrar Single çıkaracak olsaydı %100 eminim ki bu şarkıyı kullanacaktı Single’da. Albümde Koparılan Çiçeklerin önemi ve etkisi çok fazla. Hem albümün ilk klibi çeliken çıkış parçası hem de albümde şarkının 4 farklı versiyonu bulunmakta. Şarkı, Sertab ile Soner Sarıkabadayının 3. ortak çalışması ve albümün çıkış şarkısı olmayı hakedecek güzellikte. Özellikle “ Ama yok ki bahçemin eski şanı, sebebi koparılan çiçekler” dizesi daha ilk günden herkesin diline ve sosyal paylaşım sitelerinde “status” larına düşmüş durumda.

4. Asla : “Une Belle Histoire” şarkısının üstüne Sinan Kaynakçı'nın yazdığı sözlerle oluşmuş, Sertab’ın eşsiz yorumuyla şarkının orjinalini unutturan güzellikte bir şarkı olmuş. Şarkı sözleriyle müzik o kadar iyi örtüşmüş ki daha önce Nilüfer’in aynı beste üzerine yazılmış Türkçe sözlerle seslendirdiği “Kim Ayırdı Sevenleri” denemesinden çok daha öte bir lezzette...

5. Bir Damla Gözlerimde : Orjinal adı “Si Seulement Je Pouvais Lui Manquer” olan bu şarkıyı orjinaliyle bilenler elbet vardır. Bu şarkı Asla ve Rengarenk gibi yine bir cover denemesi ve yine çok başarılı. Albümün parlayan şarkılarından...

6. İkimiz Bir Fidanın : Sertab’ın yeni albümünde daha önce seslendirilmiş bir parçayı tekrar seslendireceğini biliyordum ama bu şarkının hep Füsun Önal’ın seslendirdiği “Bunlar da Geçer” olmasını istiyordum. Bu burukluğumu Sertab bu şarkıyla öyle bir kapattı ki içten bir helal çektim kendisine. İkimiz Bir Fidanın şarkısının müzikal altyapısı şahane olmuş. Bir şarkı en iyi bu kadar tekrar okunabilirdi.

7. Bir Çaresi Bulunur : Daha dinler dinlemez, sizi 1997’e, “Sertab Gibi” albümüne götüren bir şarkı, Rengarenk’in Sertab Gibi rengi... Bir Sertab- Demir Demirkan çalışması.. Sözleri ve müziği o kadar doğal ve duru ki, şarkı resmen su gibi akıp gidiyor...

8. Avare : Sözler Sertab Erener – Günay Çoban, Müzik: Demir Demirkan. Turuncu albümü şarkıları tadında dinamik bir şarkı.. Dinlerken asla sıkılmıyorsunuz, albümün başka bir rengi..

9. İstanbul : Nedense bu şarkıyı ilk dinlediğimde aklıma Aşk Ölmez albümünde yer alan “Buda” şarkısı geldi. Belki sözlerinden kaynaklandı bu benzerlik... Bir başka açıdan bakıldığında ise Turuncu’daki “Başa Döneceksin” i de andırmıyor değil.. Sertab sevenler ne demek istediğimi anlamışlardır. Çok hoş bir parça.

10. Ego: Albümün en sağlam şarkılarından biri. Çünkü aranjesi harika, sözleri harika, Sertab’ın şarkının sonlarına doğru olan ses çıkışları harika! Soner Sarıkabadayı tarzına çok uzak olmasına rağmen bir Soner Sarıkabadayı çalışması.. Soner’in ellerine,yüreğine; Sertab’ın da sesine sağlık.. Mutlaka kliplenmesi gereken bir Sertab şarkısı..

11. Bu Böyle: Sertab yıllar sonra yaptığı Bu Böyle Single çalışmasıyla 2009 yazına damgasını vurmuştu. Bu Böyle’yi yeni albümüne koyması zaten bekleniyordu. E hani fena da olmamış. Bir başka renk katmış albüme..

12. Ayrılık ve Biz : Sezen Aksu’nun Pardon şarkısını bilirmisiniz? Bilenler için çok iyi referans olacaktır. Çünkü Ayrılık ve Biz’in sözü ve müziğiyle Pardon’un sözü müziği aynı kişiye ait.. Sibel Algan.... Sezen Aksu’nun bağlı olduğu şirketin Halkla İlişkilerini yürütürken besteci kişiliğiyle karşımıza çıkan Sibel Algan bu sefer Sertab’ın sesiyle bizi vuruyor.. Ayrılık ve Biz albümün en naif şarkısı. Gizli hiti... Muhtemelen büyük patlama yaratmayacak ama bilenin bileceği çok ama çok ayrıcalıklı bir şarkı olarak arşivlerde yerini alacak.

13. Açık Adres: Sertab 2009 yazına damgasını vurdu yetmedi, 2009 yılını Açık Adres ile kapatıp 2010 kışına yine damgasını vurdu. Bu Böyle gibi bir Soner Sarıkabadayı çalışması olan Açık Adres’in akustik versiyonuyla Rengarenk’te yer alması bizler için yine büyük bir jest..


SONUÇ : Şarkıcıların albümleri müzikseverler tarafından hep karşılaştırılır ama ben de her albümün kendi içinde değerlendirilmesi gerektiğini düşünürüm. “Rengarenk” daha önceki Sertab albümleriyle karşılaştırılmaması gereken, diğer albümlerden renkler taşıyan kendine has bir albüm. Türk Pop’unun arşivlik olmayı hakeden bir çalışması... Sertab hayranları zaten çoktan albümü edinmişlerdir... Sertab Erener’e özel bir hayranlığı olmasa bile kaliteli bir albüm dinlemek isteyen müzikseverlerin de alması gereken bir albüm. Pişman olmayacağınıza bizzat kefilim...

11 Haziran 2010

İlk Öpücük


Çoğukluğu veya gençliği 93-94 yıllarına denk gelenler tam okul dönüş saatimize rastlayan ve Show TV’de yayınlanan “İlk Öpücük”(Orj.Adı:Premiers Baisers ) isimli diziyi hatırlayacaktır. İlk Öpücük, “Annette”, “Fransua”, “Justine” karakterleriyle o dönemin efsane dizisiydi. TRT-1’de haftaiçi her gün yayınlanan“Atlı Karınca” isimli diziyle büyüyen çocukların ergenlik dönemine denk geliyordu.

Şimdi şimdi düşündüğümde içeriğinde çok dolu değildi aslında (şimdiki gençlik dizileri çok daha iyi) ama yine de o dönemin fenomeniydi “İlk Öpücük”. İlk gençlik aşkları, çıkmalar ve ilk öpücük...

Dizinin etkisiyle de olsa gerek henüz o yaşa kadar herhangi bir kızla öpüşmemiş olan ben, öpüşmek nasıl bir şeydir çok merak ediyordum. Nasıl bir his olacak, nasıl hissedecem acayip bir merak konusuydu bende. Eee yaşım olsun 11-12. Bir kıza da “Gel öpüşelim” de denmezdi ya!

Hemen planlara başladım. Önce bir kaç aday belirlemek lazımdı. İlk aday annemim kankisinin kızı Burcu idi. Üst kat komşumuz olduğu için öpüşebilecek en uygun yer de tabi ki apartmandı. Ama meraklı komşularımız çoktu ve riskliydi hem de annelerimiz arkadaş olduğu için ayıp olurdu, duyulurdu... Maalesef bu işin Burcu’yla olamayacağına karar verdim.

İkinci aday okulda çıktığım Esra’ydı. Ama babası çok sofu bir kişilikti. O kız çıkma nedir nerden bildi de benle çıkmaya başladı zaten şaşkınlık içindeydim. Çünkü çok asosyal, değil erkeklerle kızlarla bile konuşmayan içine kapanık bir kızdı. Hiç tarzım değil ama o 12 yaşındaki hınzır zihin ilk çıktığı kız olarak onu seçmişti. Elini dahi tutamadığım bir kızı öpebilmek bir kaktüsü öpmek kadar zordu o dönem. Hem mekan da yoktu. Okul olamazdı yakalanırsak ve babasının kulağına giderse genç yaşta öpücük hastalığından giderdim herhalde. Ee o zaman da ne “Öpecem abi, evin anahtarını versene” diyebileceğim bir arkadaş ne de bunu diyebilecek tilki zihnim vardı. Sonuç Esra da fiyaskoydu..

Işıl ise yan apartmanda oturan en güçlü sonuncu adayımdı. En güçlü diyorum çünkü zaten uzaktan uzağa kesişirdik.. Sanırım bende gönlü vardı, aslında vardır evet hatta aşikardı.. Ama bakışları çok boştu .. Olsun ben yine de deneyecektim, karar verdim.. Bir günümün tamamını sokakta onunla voleybol oynayarak geçirdim. Salak bir topu salakça 4 saat birbirimize attık durduk. O boş boş bana bakıyor ben ise kaşlarımı çatıyordum. Havanın kararmasına yakın sıkıldığımdan “Kömürlüğüme gidelim mi?” dedim. Kömürlük evet çünkü o şekilde planlamıştım. Apartmanla riskli olacağından Işıl’ı kömürlüğe çağıracak ve onu öpecektim :)
O bana hayranlıkla boş boş bakan kız kömürlüğe gidelim mi deyince gelmedi tabi ! Hızla koşarak evine gitti. Demek yine bana hüsran bana yine hasret var diyerekten, boynum bükük, dudağım büzük evime gittim.

İlk Öpücük kimle oldu diye merak eden varsa hiç ummadığım biriyle oldu ... Okulumuzu taa Almanya’lardan ziyarete gelen ve bizle kardeş okul olan bir lisenin çok ama çok güzel bir alman kızıyla.. Kız benden 2 yaş büyüktü ama benim o saf aklım o ilk öpücüğe odaklandığı için sadece öpüştük... Ama yine de o ilk heyecanı Nina ile yaşamak hayatımın en güzel anıydı...

7 Haziran 2010

KAHVE ?


Kahve, her ne kadar kökboyasıgiller familyasının Coffea cinsinde yer alan bir ağaç ve bu ağacın meyve çekirdeklerinin kavrulup öğütülmesi ile elde edilen tozun su ya da süt ile karıştırılmasıyla yapılan içecek olarak tanımlansa da aslında bir aracıdır.

Sabah mahmurluğunda siz ile kendiniz arasında öyle bir aracılık yapar ki o kahvenin ilk kokusunda daha tatmadan bile kendinize gelirsiniz...

Uyanık olunması ve çalışılması gerekenen uzun gecelerde de kahve işbaşındadır. Bu sefer görevi uyandırmak değil uyutmamaktadır... Yalnız gecelerin en iyi dostudur.

Yalnızlık bir yana asıl en önemli aracılığı insan ilişkilerindedir. Birbirine özlem duyanlar, aralarında bir problem olup konuşarak çözmek isteyenler, yapacak bir şeyi olmayıp dışarı çıkmak isteyenler değil midir “Hadi buluşup bir kahve içelim” cümlesinin nesnesi olan “kahve” yi bahane eden?

Kahve ilişkilerde köprüleri kuran bir araçtır. Nedense çay ve diğer meşrubatlar bu tür durumlarda geri plandadır. İnsanlar genellikle dışarı çıkıp çay içmek istemez pek, veya birbirlerine çay davetinde bulunmazlar...

Kahveyle arkadaşlar görülür, hasretler giderilir, arkadaşlarla buluşulur, belki fallar bakılır, eğlenilir,gülünür , sorunlar çözülür... Veya yeni yeni tanışmalar olur..

Tüm bu etkenler sebebiyle kahve kutsaldır...

Her şeyin olduğu gibi kahvenin de fazlası mutlaka vücuda zararlıdır ama bazı durumlarda hiç içilmese bile kahve bir çok şeyi halleder... İlişkileri sıcak ve canlı tutmak için birebirdir.


Derim ki, haydi şimdi arayın şimdi ailenizden birilerini veya bir arkadaşınızı, sevgilinizi veya aranızın soğuk olduğu birini.. Ertelemeyin hiçbir şeyi. Soru tonlamasıyla diyeceğiniz sadecece 5 harfli bir kelime ;

Kahve ? :)

23 Mayıs 2010

YERLİ MÜZİĞE REÇETE


90’lardan 2010’a müzik dünyasında ciddi bir kabuk değişimi yaşandı. Ülkemiz 1980 başlarında tanışmıştı “kaset” ile. 1980-1990 yılları arasında Hafif Batı Müziği belli başlı isimlerin tekelindeyken 90’ların başından itibaren yepyeni genç isimlerle Hafif Batı Müziği adını Pop’a devretti.

O dönemler Türk Pop’unun “Altın Çağı” idi. Kasetler 200 bin satınca başarısız olarak görülüyor, başarı sınırı 500 bin ile ölçülüyordu. Klipler kaset tanıtımı için çok önemliydi ve klipler için ciddi bütçeler ayrılıyordu.

Bu durum 1990’lı yılların sonlarında Kaset- CD olarak bir süre daha devam etti ve 2000’li yılların başlarında Yerli Müzik büyük yara aldı. Benim diyen sanatçılar albüm aralarına en az 4 yıl koymaya başladı, en güzel albümler en fazla 2 klip ile geçiştirildi.

Günümüzde ise 10-12 şarkılık tam albümlerin yerini Single veya Maxi Single’lar aldı. Single kavramıyla bizi ilk tanıştıran isim 8:15 Vapuru isimli çalışmasıyla bir çok ilkin öncüsü olan Yonca Evcimik olmuştu. O zaman şaşırmıştık, içinde çeşitli versiyonları içeren tek şarkılık albüm mü olur demiştik. O zaman bilemiyorduk ki 15 yıl sonra nerdeyse bütün şarkıcılar Single’a dönecek.

Yeri gelmişken hemen vurgulayayım. Ben Single olayına karşıyım!

Kimse bana maliyetlerle ilgili bahaneler sunmasın. Single olayı, şarkıcı ismini canlı tutmak için, yaz dönemini bu şekilde geçirmek için dinleyiciyi kandırmaktan öte bir şey değildir. Ha adam gibi 10-12 şarkılık bir albüm yapmışsındır, bir diğer albüme geçiş için Single’a adını unutturmamak zekice bir harekettir. (Bknz: Demet Akalın)

Gelelim Yerli Müzik’i kurtaracak olan reçeteye; Şahsi görüşlerim ;

1. Albüm fiyatları çok yüksek. Albüm almaya teşvik etmek için CD fiyatlarının 15 TL’den 5-6 TL ‘lere düşürmek gerekir. Şarkıcılar zaten albümden eskisi gibi kazanmıyor. Kitlelere şarkılarını en iyi şekilde duyursunlar ki emekleri çok daha fazla kişiye yasal olarak ulaşsın.

2. Albüm fiyatlarını yüksek kılan maliyetlerin etkisi tabi ki.. Yakın çevremden bestecilerin şarkılar için çok yüksek fiyatlar istediklerini duyuyorum. Eser sahipleri tabi ki hakkı olanı almalı ama şahsi kaprisler uğruna yerli müziğimiz baltalanmakta. Sevgili üreticiler, tamam harika şarkılar yapıyorsunuz ama bunlar daha uygun maliyetle daha çok kişiye ulaşsa çok daha iyi olmaz mı?


3. Hadi CD ler satılıyor diyelim. Arabanızda CD çalar yoksa CD leri dinleyecek yer bulmak günümüzde nerdeyse imkansız. CD çalarlar artık kullanılmıyor. Bir çok kişi şarkıları artık Iphone – Cep telefonu veya Ipod lardan dinliyor. Uzun vadede bu tür aletlere entegre olabilen çipler yeni bir ürün olarak satışa çıkarsa yasal olmayan yollardan şarkı indirmenin önüne geçilebilir. Bu noktada sanatçıların yaabileceği bir şey yok, teknolojiyi beklemek gerekiyor.

4. Sanatçılar arası işbirliği çok az. Daha çok düet albümü olmalı. Çünkü bu tarz albümler arşivlerin parlayan renkleri olmakta. Yurtdışında sıklıkla yapılan bu işbirliklerini ülkemizde görmek çok zor. Bahsettiğim şarkı bazında düetler değil elbette. Bunlar yapılıyor. Ben ortak albümden bahsediyorum. Single a karşıyım ama bu tarz bir albüm 5-6 şarkılık da olsa yapılabilir. Bendeniz-Harun Kolçak çalışmasını hatırlayanınız vardır elbet. Tadı hala damağımızda değil mi? Tabi aynı işbirliğini konserlerde de görsek hiç fena olmaz.

5. Günümüzde artık eskisi gibi yerli müzik TV programları yapılmıyor. Radyolarda çok güzel programlar olmasına rağmen halkımız görsel basına çok daha alışık olduğu için TV’lerdeki müzik programı noksanlığı yerli müziği yine olumsuz etkiliyor. Bu işi hakkıyla yapan tek kanal sanırım Power Turk. Bu tarz kanallar ve programlar daha çok daha çok olmalı. Kral Tv’nin beceremediği müzik ödüllerine aslında Power Tuk bir el atsa çok daha iyi yapacağından eminim. Programcılara gelince: Ayrıca bize daha çok Şafak Karaman ve Hakan Eren lazım!

Tüm bu 5 madde benim naçizane önerilerim. Bakın sadece Pop demiyorum, genel olarak yerli müziğimizi cidden kurtarmalıyız. Bu konuda da herkes elini taşın altına koymalı ve üzerine düşeni yapmalı.

Günümüzde “kaset” denince akla maalesef skandal kasetleri geliyor..

Müzik kasetlerin soyu tükenmek üzere farkındayım ama arabayla tatile giderken sevdiğiniz bir şarkıcının yeni çıkmış kasetini dinlemekten keyifli daha ne olabilir ki? Tatil öncesi tatil keyfi yaşatır o kasetler size..

Yerli müziğimizi koruyalım..

İyi keyifler..

18 Mayıs 2010

KRAL ÇIPLAK !



Kral TV, kuruluşundan bu yana iyi kötü Türkçe müziğin nabzını tutmuş bir kanaldır. Kötü yönetilmenin getirdiği haklı sonuç olarak yıllar itibariyle gözümdeki değerini yitirmiş bir kanaldır da aynı zamanda. Dün gerçekleştirilen 16. Kral Tv Video Müzik Ödülleri töreniyle de bu değeri boşu boşuna yitirmediğini gördüm.

Kategoriler bir kere başlı başına hatalıydı.Bu kategorileri kim neye dayanarak belirledi bilemedim. Mesela Babutsa isimli grup hem en iyi çıkış hem en iyi gruba aday gösterilmişti.

Böyle bir şey olamaz !

Hangi yılın ödülleri bu? 2009..

Babutsa 2009 yılında mı çıktı? Evet. Tamam en iyi çıkışa koyarsın ama hem oraya koyup hem en iyi gruba koymak olmaz!

Ayrıca, 2009 yılında yapılan ödül törenlerinde 2008 yılının en iyi çıkışı Murat Dalkılıç’a verilmişti. Eee bu yıl Murat Dalkılıç yine aynı şarkıyla ödül aldı! Seneye de yine Kasaba’ya ödül verelim mi?

Gecede nerdeyse hemen hemen her kategoride olan Volkan Konak’a da Halk Müziği Onur Ödülü gitti. Volkan Konak tabi ki alanında en iyi isim ve ödülü hak etmekte zaten ama ödül verileceği zaten varsa kategorilere konması da bana gereksiz geldi.


Ajda Pekkan hangi zihniyetle en iyi pop kadın adayı oldu acaba? Ajda’ya zinhar lafım olamaz ama müzik sektöründe belli noktaya ulaşmış kişiler (zaten sayıca azlar) bence adaylıktan muaf tutulmalı. Sen oraya Ajda’yı koyup yanına kimi koyarsan koy o ödül zaten Ajda’nındır.Ya da Ajdayı koyuyosan, Sezen’i de koy, Nilüfer’i de koy, aralarında kapışsınlar! Eğer illa Ajda’ya ödül verilmek isteniyorsa bir Onur Ödülü verilebilir. Ayrıca gecede sahne alan kişilere ödül verilmesi de ne derece samimi bir hareket o da tartışılır.

Gecenin sunumu da ayrıca bir fiyaskoydu. Türkçe müzikle alakası olmayan Bay J isimli DJ gecenin sunuculuğunu yaptı! Daha doğrusu yapamadı. Tören boyunca kendisini 3 kere görmüş, 4. kere görmemişizdir. Sahneye Erkan Yolaç ve Halit Kıvanç çıkınca atmosfer nasıl da değişti. Demek ki geceyi ve seyircileri avuçlayacak, nabzı her daim yüksek tutacak isimlerin bu sunuculuk görevini üstlenmesi gerekmekte.

Daha önceki yıllarda Arabesk-Fantazi dalında da ödül verilirken bu sene bu dalda ödül verilmedi. Bu eğer Kral TV’nin pop tarza eğiliminin bir işareti ise gecede İbrahim Tatlıses’in sahne almasına ne demeli?

Sonuç olarak 16. Kral Tv Video Müzik Ödül Töreni Türkiye’de bu ödül verme olayının neden yapılamadığının iyi bir göstergesiydi. Bu anlayışta olup objektif davranılmayınca, kategoriler yalan yanlış belirlenip kanalın Türkçe müziğin pop kısmında mı fantazi kısmında mı yer aldığı netleşmedikte bizim için layıkıyla verilen ödül törenleri sadece hayal olacak.

Yıllar öncesinde yayın yapan SATEL müzik kanalı keşke varlığı koruyabilseydi de bizim şu anda bir Türkçe Pop Müzik kanalımız ve hakkıyla yerine ulaşan ödüllerimiz olsaydı...

Son söz : Kral çıplak !

9 Mayıs 2010

TWIT PAŞA'NIN DERDİ NE ?


Bu herhalde şimdiye kadar yazdığım en keyifli yazı çünkü şu an otobüsten yazıyorum. Netbook kucağımda, kahvem ve kurabiyelerim önümde, Karadeniz sahil şeridi hemen sağımda …Tv’de de Aşkı Memnu var ama şu an ona bakmıyorum. Haftada 1 doz Firdevs bünye için kafi. Fazlası vallahi zarar oluyor, kişiliğim kayıyor (önceden denenmiş,olumsuz etkileri tespit edilmiştir) Yorucu ama bir o kadar zevkli geçen günün sonunda yazarken dinleniyorum…

Anneler Günü sebebiyle geldiğim memleketimde çok güzel 2 gün geçirdim. Son gün köyümüzde geçti. Ben doğma büyüme şehir çocuğuyum, köyde hayatım hiç geçmedi ama ailemize ait köyümüzle olan bağlantımı hiç koparmadım. Topraklar orda öylece durmakta ama İstanbul koşturmacası oraları ihmal ediyor maalesef.

Yazı başlığında belirtildiği üzere asıl konumuza gelecek olursa size bu yazıda derdimi anlatacağım. Eveeet TwitPaşa’nın derdi ne? Twitter’da aslında bir çok kişiden çok daha yeniyim. Bu aleme girdiğimde 2009 yılının son günleriydi. Twitter’ın adını Sertab Erener ile duydum. Hayranı olduğum Sertab’ımı daha yakından takip edebilmek için 0 following 0 followers la başladı her şey… Takip ettiklerim arttıkça, onlarla diyalog içine girdikçe yavaş yavaş alışır oldum. 140 harf hakkım vardı o hakkımı en etkili kelimelerle, doğru yerde doğru şeyleri yazarak kullanmaya çalıştım. Sevdiğim, takdir ettiğim insanlara beğenimi sundum, sevmediklerimle kendimce dalga geçtim ama hekesi yazdığı tweet bazında eleştirdim. Tamam bazen kantarın topuzunu kaçırdım ama doğru bildiğimi, doğru düşündüğümü sonuna dek savundum. Eee bir de adı sanı olmayan sadece bir nickten ibaret birinden bu tweetlerin gelmesi haliyle merak uyandırdı. Ama en başından beri şunu dedim: Kim olduğum değil, ne yazdığım, nasıl eğlendiğimiz önemli diye. Ben Twitter’da çok eğleniyorum. Kısa zamanda yaklaşık 3.000 bin arkadaşım oldu. Madolyonun bu tarafı parıl parıl parlarken diğer tarafı ise bana cephe alanlarla ziftleşti. Daha önceleri bana DM atıp “Abi, nolur arada benim reklamımı yap film çekcem, işlettiğim mekan var vs” diyenler istediklerini alamayınca birden TwitPaşa düşmanı oldu ve çirkince saldırmaya başladı. Albümü satmayan, twitterda benim kadar takipçisi olmayan sözüm ona şarkıcılar tehditlerle ağır hakaret ettiler ama ben sizce ne ettim? Tabi ki ilk aklınıza gelen şeyi ettim  Umrumdışı oldular ve benden çevrimdışı muamele gördüler.

Yahu koskoca adam olmuşlar, kadın olmuşlar, yazar olmuşlar, senarist olmuşlar , şarkıcı olmuşlar ama başarılı olamamışlar… Bunun acısı kimse benden çıkartamaz.. Çıkarttırmam! Her şeyin yolu , yordamı bulunmakta. Bundan sonra telefonla,maille veya twitter yoluyla bana gelecek hakaret ve tehditler için tüm önlemleri almışım, telefonumu değiştirmiş yeni hattımı savcılığa verip dinlemeye aldırmışım.. Gerisini ben düşünemem :)

Ha bir de bana ünlü yalakası diyen bir kesim var. Onların gözünde doğru işe doğru demek saırım yalakalık! Twitter üzerinden gerçekten sevdiğim, reelde de tanışma, görüşme ,beraber zaman geçirme imkanı bulduğum ünlü kişiler mevcut. Bunlar görülürken yaptığı işleri beğenmediğim yazdığı twetleri saçma, yapmacık bulduğum ve onları ti ye aldığım kesim ne yazık ki görülmemekte. Bana yalaka diyenler beni blocklayan ünlülere sorsunlar bakalım o ünlüler hangi lafımı kaldıramamışlar da beni bloklamışlar?

Benim Twitter kullanmada belli bir amacım yok arkadaşlar. Twitter, çok güzel bir bilgi paylaşımı sitesi.. Ayrıca mükemmel bir iletişim hattı. Ünlü veya ünsüz bir çok kişiyle beni iletişimde tutan ve twitter dışı gerçek hayatta yeni tanışmalara, yeni arkadaşlıklara imkan sağlayan bir site.

Ben kendimi bildim bileli yerli müzik sektörünü iyi bilen ve bildiklerimden ötürü asla mütevazılık yapmayacak biriyim. Kim ne zaman albüm çıkardı, hangi şarkıcının hangi albümü tuttu hangisi tutmadı tarihiyle bana sorabilirsiniz. Hele bu sanatçılar benim çok sevdiğim, şarkılarını severek dinlediklerimse onlarla twitterda konuşmak başlı başına bir keyif!

Twitterda adımı veya fotoğrafımı yayınlamamam ise tamamen kendi tercihim. En nihayetinde devlet sırrı değil bu! Adım Ahmet olmuş Mehmet olmuş bu neyi değiştirir? Fake bir foto bulup koymuşum veya kendi fotomu koymuşum yazdıklarım değerini mi yitirecek? Ben vitrinden ziyade iklimciyim.. Sizle iklimimiz tuttuysa eğer gerisi teferruat değil midir? Özsellik varken görselliğe gere yok bence.

Bir de bildiğiniz gibi ben, kendi üslubumla düşündüklerimi, hissettiklerimi, başıma gelen komik olayları , gittiğim,gördüğüm, gezdiğim yerleri sizlerle paylaşmayı çok seven biriyim. Genel olarak yazmayı çok seven biriyim. Üstelik yazdıklarıma olumlu veya olumsuz yorumlar alınca zevkten öyle bir dört köşe oluyorum ki kesme şeker halt etmiş.

Olayın özü budur yani… Tüm derdim de budur! Temennim herkes işinde başarılı olsun, alanında kazandığı parayı yine alanına yatırsın. Kendi alanında iyi kötü bir isim yapmışken sanal ortamda bir nickle eğlencesine bakan bu Paşa’ ya bulaşmasın!

NOKTA :)

1 Mayıs 2010

A T İ N A


Bavulum hala kapının önünde, hala açık..

Kapatmak istemiyorum çünkü her an tekrar gidebilirim..Bir kafa esmesine bakar.
O kafa da zaten sürekli eserekli az çok biliyorsunuz..

Vizem 18 Ağustos’ta bitiyor ama biter bitmez gitmesem de hemen tazeleyeceğim. Cebimde hazır olsun o da ihtimali yüksek esme anlarına..

Atina tatilimi anlatacağım size bu yazımda ama sondan başa doğru anlatacağım , terslik olsun da nasıl olursa olsun..

Bavulumdakileri çıkartırken hala o büyülü şehrin etkisindeydim.. Havaalanından çıkarken Duty Free’de de öyle.. Alacaklarımı bir an evvel aldım rüya bozulmasın diye bir an evvel evime, yatağıma, uykuma gitmek istedim.

Uçakta zaten ayrı bir leylaydım. Yol boyunca çektiğim fotoğraflara baktım. Yediğim yemekte içtiğim içkide teselli buldum. Bu arada THY yi rötarları sebebiyle çok eleştiriyordum ama Atina’ya gidişte de dönüşte de hiçbir rötar olmadı ve yemekleri çok lezzetliydi. THY’nin iç hatlarda bize yaptığı garez nedir acaba? Dış Hatlarda her şey tıkır tıkır işliyor..

Uçağa binmeden hemen önce son kez turladım Akropolis eteklerini.. Akropolis ilk bakıldığında bir taş yığını.. Ama şehrin simgesi, taş yığını dememe bakmayın, taştan oluşan bir mimari şaheser. Gece ışıklandırmasıyla da şehrin gözbebeği.. Açıkhava müzesi olarak faaliyette ve yüzlerce turistin uğrak yeri. Ama buna rağmen sevgili sivri zekalı yunanlar Akropolis’in kapısına saat 14:30’da kapanmıştır diye kilit vuruyorlar. Akşam mı oldu kardeşim? Çok mu elektrik su yakıyor bu Akropolis de kapatıyorsunuz? Giriş kişi başı 12 euro. 14:30’dan akşama kadar en az 200 kişi gelir. Bu da ne eder? 2400 euro? Demek ihtiyacınız yok, demek Avrupa’nın ekonomisi en rahat ülkesisiniz… Bu uygulamayı anlamak mümkün değil. Şehrin geneline bakıldığında krize dair en ufak bir şeye rastlamıyorsunuz. Restaurantlar full çekiyor, insanların çoğu yunan.. Biz turist olarak azınlıktayız. Gece barlar da öyle.. Yunanlar gerçekten eğlencesine düşkün, rahat ve gamsız insanlar.. Acaba öyle mi olmak gerekiyor sahiden?

Son günümün sabahında aklıma koymuştum Lykavittos’a çıkacağım diye.. Lykavittos şehrin en yüksek tepesi.. Öyle bir tepe ki tüm Atina ayaklarınızın altında.. Yolu çok yokuş.. Daha önce bir kere çıkmıştım ama bu sefer yine çıkmak istedim Atina ile dertleşmek için.. Yolda başladım dertlerimi savurmaya.. Her 1 metre yükseğe çıktıkça bir derdimi daha savurdum Atina’ya bir miktar gözyaşı eşliğiyle.. Zaten 1 gün öncesinde bir aşka çarpmışım, zaten tatilim bitmiş, zaten evim,ülkem tüm sıkıntılarla beni beklemekte.. Bende moral taban, hissiyat tavan yapmış şekilde tepeye ulaştım. Diğer turistler mutlu mesut, salak sapan figürlerle fotoğraf çekerken, kulağında etkileyici bir müzikle yas tutan tek adam bendim sanırım o tepede.. Ama rahatladım içimdeki tüm gri suları attım, şehre daha güçlü baktım, gitme vakti gelince de mağrur ama gururlu bir şekilde, arınmış olarak indim o tepeden…

Bir önceki gün 9 saatim bir gün önce tesadüfen tanıştığım bir güzelle geçti.. Olmayacak bir yerde olmayacak bir şekilde karşılaştık… Aklıma bile gelmezdi ama karşılıklı vurulduk.. Bunu hissetmek zor değildi.. O anda telefonlar değişti (Bir yunan hattım olduğu için haberleşmek de çok kolay oldu) Bir günün 9 saati beraber geçti.. Olmayacak bir aşk çünkü aramızda mesafe vardı. İkimiz de bunun farkında olarak başladık ve farkında olarak bitirdik.. Hala msn de konuşuyoruz.. Sanırım Haziran’da burada :))

Daha önceki günler daha bir laylaylom geçti.. Klasik şehir turlarıyla, Pire limanında gezintiyle, Paşalimanı ve Mikrolimanoda kahve keyifleriyle, bol bol yunanca konuşmayla , yemeyle içmeyle geçti.. Bir souvlakileri var ki.. bildiğiniz ızgara kebap.. ama sunumu farklı.. o soğanların lezzeti, o cacığın lezzeti oof offf.. Cacık bizimkinden farklı.. Muhteviyatı aynı ama kullanılan yoğurt süzme yoğurttan daha sert ve çok daha lezzetli.. İçinde mükemmel bir sızma zeytinyağı ve taze sarımsak var.. Kebap yanında servis ediyorlar ooof offf, orgazm ötesi..

Uykusuz kaldım, arkadaşımın arabasında uyuyakaldım.. Geceleri full eğlenceyle geçti çünkü.. Tam eğlenilecek bir ülke çünkü kimse hiçbir şeyi hiçbir yerine takmıyor. Oohhhh salın gitsin..Hayat güzel moduyla geçiyor her gün…

Ayıca bu seyahatimde zamanında yunanlarla kurduğum arkadaşlıkların da ne kadar sağlam olduğunun farkına vardım. “Ayıdan post yunandan dost olmaz” derler ama hiç mi yok o ayılardan bizim ülkemizde? Beni sırtımdan vuran, dedikodumu yapan, kötülüğümü isteyen o kadar çok Türk sayabilirim ki.. Yok mu sizin hiç böyle tanıdıklarınız ? Dostluğun dili, dini, ülkesi, bayrağı yok … İnsan olmak önemli… Yunan arkadaşlarım beni çok iyi ağırladı, bir dediğimi iki etmeyip tüm planlarını bana endeksli yaptı. Kendilerinden önce beni düşündü bu da beni çok mutlu etti. Burada dediğim yanlış anlaşılmasın. Her milletin iyisi kötüsü var. İyiliği ve kötülüğü ülkelere mal etmek yanlış. Tek dikkat etmemiz gereken nokta çevremizde kötü barındırmamak..

Ve Atina’ya gidiş için havaalanında olduğum an.. 4 gün boyunca başıma neler geleceğini bilmediğim an.. Elimde uçuş kartımla heyecandan havaalanını turladığım an.. Tatilin keyifli zamanıydı çünkü tatil bende havaalanında başlar.. Önünüzde sizi bekleyen güzel anlar vardır.. Ne olacağını ne sürprizlerle karşılaşacağınızı bilemezsiniz.. Öylesi keyifli zamandır o 2 saat..

Ne dersiniz buluşalım mı bir dahakine havaalanında? :)